Kapitalizm ve Covid-19’dan Ders Almak

Şu an yaşadıklarımız ve geldiğimiz sonuç kapitalist sistemin yarattığı bir zaruret mi? Sadece korona virüs için değil, genel anlamda tüketim çılgınlığı, adaletsiz paylaşım vs. için de aynı sonucun söz konusu olduğu düşünülebilir mi? Kapitalist sisteme dayalı bu gidişat bizim hak ettiğimiz bir son mu?

Az-çok olan bitene duyarlı her insan gibi kafamızda çılgın sorular…

Ana örüntüde gidişatı belirleyen, tarihi tekerrür ettiren şeyler var. Tarih boyunca yıkımlar, felaketler yaşanıyor, medeniyetlerin ve insanlığın sonu, helakı bu felaketlerle geliyor ama bunlar hep tekrar ediyor. Demek ki insan ders almıyor, aynı hataları yapıyor ve benzer sonuçlara gidiyor.

İnsan diğer canlılar ve hayvanlar gibi donanımlı gelmiyor dünyaya, çıplak olarak geldiği dünyada ortamı kendi yaşamsal koşullarına göre düzenleyip değiştirmek zorunda. Çünkü başka türlü hayatta kalabilme şansı yok. Bu değiştirme işlemini yaparken tabiatla olan ilgisi ve bilgisi kendi amaçlarına uygun araç üretim önceliği ve kar yani devamlı yarınını ve gelecek nesillerini garantiye alma kaygısı ve devamında doymazlığı ile yaşıyor.  Çünkü insan yarın hasta olabilir ve ölebilir. Bunun bilincinde olarak yaşıyor insan. Kendisi için bu koşulları sağlamaya çalışırken insan, tabiatın tüm diğer unsurları için zalimleşiyor.

Kapitalizmde artı değer üretmek, yani sermaye, üretme çabası var. Büyük işleri gerçekleştirmek için de bu artı değere ihtiyaç var. Örneğin bir hastalığa, kansere çare bulmak veya bir Boğazköprüsü inşa etmek ya da Marsa gitmek için. Ancak bu artı değeri yaratabilmek birilerini sömürmekle elde edilebilen bir şey, sistem öyle işliyor çünkü. Ama sözü edilen atılımlar da o artı değer elde olmadan gerçekleştirilemiyor.

Belki o parayı üretme ve biriktirebilme stresi ve kaygısı olmasa o kanser de olmayacak. O ekstra harcanan efor ve çaba bizi hasta ediyor. Bugün örneğin korona virus için alınan ekonomik tedbirler, geliştirilecek aşılar ve tedaviler için trilyon dolarlar harcanıyor. Ama sonsuz mutasyona girebilme özelliği bulunan bu virüs türü için geliştirilen her aşı yetersiz kalacak. Çünkü tabiat ona o fırsatı veren açıklarla dolu. Senin doğanın bir parçası olduğun bilincinin dışında hareket ederek geliştirdiğin her türlü baskılama aracın boşa çıkacak.

Bugün biriktirme çabalarımız, harcama kalemlerimiz vs. tarihsel evrimimiz sürecindeki tercihlerimizin zorunlu bir sonucu. O nedenle geldiğimiz yer de hep gideceğimiz yer oluyor.

Kadim öğretiler, fakire yardım et, yetimin hakkını koru, ihtiyacı olanı gözet, biriktirme, paylaş der. Bu değerlerimiz neo-liberal yani kapitalist sistem anlayışı içerisinde tek tek hayatlarımızdan yok oluyor. Basit gibi görünen ve farkında olmadan çok büyük kitlelerin hayatında olumsuz dokunuşlar yaratan bu şeylere dair olması gerekenler felaket anlarında çok daha önemli hale geliyor. Böyle süreçlerde herkes kendinde var olandan kaybediyor. Yani zenginler malından, fakirler de canından oluyor. Ama bugün sahip olduğumuz konfor ve rahatı bize işte o asgari düzeyde kazanan kesim sağlıyor…

Ekonominin bir tanımı da şöyledir. Sınırlı kaynakları olan bir dünyada insanın sınırsız olan ihtiyaçlarını doyurma çabası. Mutluluğun TDK daki tarifi kadar fütursuz:’İnsanın bütün ihtiyaçlarının karşılanması hali…’ Şu anki sistemde bazı insanların bütün ihtiyaçlarını gidermek için bütün insanlar çalışmakta. Ve bu ihtiyaçlar hiç sonlanmıyor, giderek azgınlaşarak genişliyor.

Bu korona nerelerde çok hızlı ve büyük çapta yaygınlaşıyor? Birilerinin sınırsız ihtiyaçlarını gidermek için günyüzü görmeden iç içe dip dibe çalışan insanların bulunduğu metropollerde…örneğin köyde yaşayan insanların sosyal mesafeye ihtiyacı mı var? insanların bağları bahçeleri var ve doğal ortamlarında zaten doğal olarak var olan sosyal mesafelerinde yaşıyorlar. Tarih boyunca doyurulamamış hırs ve azgınlıklar getirmiştir insanlığın felaketlerini. Ama bunlardan ders almak çok zor. İnsanlar dışında tüm canlılar yaşamsal örüntülerinde kendilerine verilen programları ne ise içgüdüleri ile onu yerine getiriyorlar, o programın dışına bir milim taşamıyorlar. Yani hiçbir zaman bir koyun ‘iyi otlandım doydum üzerine de bir kahve keyfi yapayım’ demiyor. Oysaki insan biyolojik sınırlarının yapılarını zorlayabilen, sınırlarını aşmaya programlı bir canlı. Dolayısı ile tabiatını, doğasını unutup hiçe sayan, hazzına, hevesine, arzusuna, hırsına göre hareket eden insan hep bu sonuca geliyor. İnsan en büyük rehberine, doğaya ve tabiata yüzünü dönmeli. Kültürel evrimin bir sonucu olan bu şey, aynı zamanda kültürel evrimi belirleyen şey de insanın sapkın tarafıdır. Belli bir doğrultuya getirilmezse bu yaşadıklarımız her zaman yaşayacaklarımız olacaktır. insan son derece başıbozuk bir varlık. Onun dev bir organizma olarak amaca yönelik ve kendi faydasına göre hareket edebilmesi için bilgece yönetilmesi gerekiyor. Bilgece onu yönlendirebilecek yol işaretlerine ihtiyacı var. Bunu zamanımızdan 2000 yıl önce Sokratlar, Platonlar sonra Farabiler de dile getirmiş. Platon Devlet’inde siyasileri kastederek ‘bu ayak takımına devlet yönettirilmez, devleti bilge krallar, filozoflar, sanatçılar ve sporcular yönetmelidir’ der. Hayvanların böyle bir şeye ihtiyaçları yok. Zaten onlar içgüdüsel olarak o bilgeliğe sahipler. İhtiyaçları belli ve o ihtiyaçları doğrultusunda yapmaları gereken şeyler de belli. Ama insanlar asla doymayan bir güruh. Bir ihtiyacı giderilince bir başkası ile gündeme geliyor.

Şimdi kralımız KORONA. Şu an yapmak istediğimiz hiçbir şeyi yapamıyoruz. Çünkü korona müsaade etmiyor. Hiç kimse keyfi öyle istediği için evde oturmuyor, fabrikalarda üretimleri canları istediği için durdurmuyor, seyahat etmeyi istemedikleri için yapmıyor değiller. Doğaya kulak vermek gerekiyor. Devamlı büyüme halinin sürdürülebilirliği yok.

Dünyada tehlike arttıkça otoriter liderler yeniden ortaya çıkıyor. Faşizan eğilimler artıyor. Toplumlar, insanlar gibi kendini korumak için kendi içine kapanıyor. Tabiatla uyumlu yaşam biçimine bilgece dönmek gerekiyor. Yarın hayatta olabilme garantin yoksa ki yok, biriktirmek, olanı paylaşmamak, yardımlaşmamak yanlış. Bütün kadim dinlerde ve bütün peygamberlerce bu söylenir. Peygamberler her zaman ezilenden üretenden yana ve sermayenin karşısında durmuşlardır. O nedenle peygamberler anarşist ruhlu, asi ve düzene karşı kimseler arasından çıkmışlardır.

Kalabalık, aşırı tüketim ve büyük merkezlerde iç içe yaşam bugünkü yaşadığımız durumu ortaya çıkarıyor. Tüm dünya bir Amerikalı gibi yaşasa bunun gibi 4.5 dünyaya daha ihtiyaç var, tüm dünya bir Ugandalı gibi yaşasa dünyamız 45 milyar insanı besler. İşte bu ikisi arasındaki tercihler bu işin sonucunu belirliyor.

Yaşanan KORONA GÜNLERİ’nden nasıl bir ders çıkarabiliriz?

Kimileri ders alır, kimleri ise para ve sermayeye mala mülke tapmaya devam eder. Global olarak insanlığın tavrını değiştirebilmek ve yönlendirebilmek mümkün değil. Bunu peygamberler bile başaramamış. Kendileri iyi yaşamış ve iyi örnekler olmuşlar, kimileri de onları örnek almış ve bu dünyada kendi cennetlerini yaratmışlar. Bütün dünyanın cennet olması mümkün değil. Bu dünyanın diyalektiğine ve mantığına uygun bir şey değil. Dünya insanların varlığında cehenneme dönüşmek zorunda olan bir yer! Olayı Adem ve Havva’ya vardırarak oradan ele alacak olursak; İnsan cennetten kovulan bir varlık, ama aslında cennetten kovulmuyor. İnsanoğlu ortalığı (doğayı-tabiatı) öyle berbat ediyor ki kendisi bile orada yaşayamaz hale geliyor. Cennetten kovuluşumuz bu. Tabiatını ne kadar korur gözetir yaptığın işlerde onu ne kadar hatırlayarak davranırsan cennetine o kadar dönersin. Cennet etimolojik olarak ‘gizli’ sözünden gelir. Yani bir başka yerde olan bir şeyden bahsetmez, oradadır ama göremezsin. ‘Cin’ kelimesini göremediğimiz varlıkları nitelendirmek için kullanırız. ‘Cenne’ etrafı ağaçlarla çevrilmiş gizli bahçe demektir. Ağaçları aralarsan, oradan girer ve görebilirsin. Yine ‘cenin’ de aynı kökten gelir. Annenin karnında gizlidir.

Cennetten kovulmaya sebep olan o ‘yasak elmayı yeme’ metaforu, hayvan zihninden insan zihnine geçişteki ‘bir tık’ı temsil eder. Yani insan zihninde o ‘bir tık’ı kaldırırsan doğada hayvan için olan cennet bizim için de olur. Ben-liğimiz ortadan kalkarsa ve hiçlikte birleşmeyi başarabilirsek, yani büyük bir orkestranın bir enstrümanı gibi davranabilirsek (dünya kardeşliği…)işte cennet orada yeniden görünebilir.

Güdülerini dengeleyebilen, baskılayabilen birey-kişi özgürleşebiliyor. Bizim güdülerimizi baskılamayı öğrendiğimiz bir eğitimden geçip, özgür zihinlerle birbirimizle organize olmaya ihtiyacımız var. Örneğin KORONA birleştirdi bizleri. Ayrı ayrı labratuvarlarda ürün geliştiren insanlar, bir anda network olup aynı anda 30-40 ürün geliştirdiler.cennetimizi yeniden yaratmak için bizim buna ihtiyacımız var. Bambaşka bir zihinle dünyaya bakmayı öğrenmek, unuttuğumuz değerlerimizi yeniden hatırlamamız, frene basıp bir sorgulamamız gerek. Üretmek iyi, teknoloji güzel rahatlık ve konfor sunar tamam! Ama bugün kullandığımız teknoloji dünya atmosferine hayvancılıktan sonra en çok karbon salınımı yapan şey…İnsanlığı bu saatten sonra hiçbir yönetim, din veya ideoloji kurtaramaz. Ancak kendi niyeti kurtarabilir. O da bireysel bir kurtuluştur. Kimsenin öyle herkesi kurtarmak gibi bir derdi ve çabası yok.

Gördüğümüz bu salgın felaketi, yaşadığımız bu deneyim farkında olmadığımız bir değişim ve dönüşüm içinde olduğumuzu gözler önüne serdi. Ama neye dönüşmekte olduğumuz ve dönüşeceğimiz hakkında kimsenin bir fikri yok. En büyük yönetim organizasyonlarından, büyük kuruluşlara kadar…

Her şeyi sıfırdan sorgulayıp, yepyeni bir yapı üretmemiz mümkün. Şu anda olanları doğru okuyup, anlamlandıran, doğasına tekrar dönüp bir bakan, sağlıklı başlangıç noktaları ile düşünce zincirlerini birleştirenler yarını kuranlar olacaklar. Tabiat ve insanın fabrika ayarlarına dikkat edilirse, onlar anlaşılıp ilerlenirse, yeni teknolojik, stratejik, jeopolitik sistemler, sosyal ilişkilerimiz ve sermaye paylaşımı biçimlerimiz bunlara göre belirlenirse biraz daha rahat nefes alabiliriz.

KAYNAK: Sinan Canan-Açık Beyin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Sosyal Hesaplarımız