Tarihimizdeki Hazin Hikaye: Köy Enstitüleri

Kurtuluş Savaşı yılları 15 yıl öncede kalmış ama ülke yoksulluktan ve cehaletten kurtulamamıştı. Köy ve köylünün gelişmesi için dil devrimi de okuma yazma seferberliği de işe yaramamıştı. 16 milyonluk ülke nüfusunda okuma yazma bilen kişi sayısıysa sadece 2.5 milyondu. Yani ülkede 7 kişiden sadece 1’i okuma yazma biliyordu. Oysaki nüfusun yüzde sekseni köylerde yaşıyordu ve yapılan devrimler, sayısı 40.000’in üzerinde olan köylere hiç ulaştırılamamıştı. Anadolu bilgisizlik cehalet içinde çaresizce kıvranıyordu.

Genç Cumhuriyetin Devrimci Önder kadroları 1935’te CHP’nin 4. kongresinde köyün kalkınması için önlem almaya karar vermişlerdi. Halkı bu cehaletten kurtarmak istiyorlardı. Belki de gerçek kurtuluşa ancak böyle ulaşılabilecekti. Atatürk bu konuda araştırmalar yapıyor, heyetler oluşturup inceleme için Avrupa’ya gönderiyor, kurmayları ile modeller üzerinde çalışıyordu. O dönemin yapılanması sürecinde Atatürk yıllar önce öğrenciyken okuduğu ‘Beyaz Zambaklar Ülkesinde’ eserinde anlatılan Finlandiya tipi eğitim modelinden çok etkilenmiş tüm okullarda, askeri okullardan meslek okullarına kadar bu kitabın eğitim müfredatına alınıp okutulmasını emretmişti. Orada askerinden, din adamına doktorundan iş adamına kadar herkesin el ele vererek yücelttiği bu eğitim seferberliğine hayran kalmıştı.

Milli eğitim bakanı Saffet Arıkan çözüm arayan Mustafa Kemal’e ‘elimde para var fakat eleman yok’ diyordu. Evet, bu söz çözümün fitilini ateşleyen ilk kıvılcım oldu. Mustafa Kemal ilk olarak kendisinin de içinde yetiştiği camiayı yani askerleri devreye sokmayı düşündü. Erlerin eğitimini yapan çavuşlardan bu konuda pekâlâ yararlanılabilir dedi. Askerliğini çavuş olarak yapmış okuma yazma bilen gençleri kendi köylerinde eğitmen olarak görevlendirecekti. Mustafa Kemal İsmail Hakkı Tonguç’u isim babası olduğu projenin başına getirildi. İsmail Hakkı Tonguç  Gazi eğitim enstitüsünde elişi hocasıydı. Özellikle köyde eğitim konusunda araştırma ve bir çok yabancı kaynaktan çeviriler yapmıştı. Tonguç artık İlköğretim Genel Müdür Vekili olarak bu kutsal davaya hizmet edecekti. Orduda askerliğini çavuş olarak yapmış 85 kişi köylerinden çağrılarak, Eskişehir Çifteler’de eğitime alındılar. 6 ay kurs görecekler ve köylerine dönüp çocuklara temel eğitim vereceklerdi. Bu şekilde bir yıl kadar köy çocuklarına çavuşlar temel eğitim dersleri verdiler. Ancak bu işin uzun süre devam edemeyeceği anlaşıldı ve köylere öğretmen yetiştirmek üzere özel bir okul kurulması kararlaştırıldı. İlk eğitmen kursunun açıldığı Çifteler bu okul projesinde merkez olarak seçildi.  Bu işe 40 öğrenci ile başlandı, hepsi yoksul köylü çocuklarıydı. Aralarında hiç genç kız yoktu. Eskişehir’e kimi ana babasıyla kimi yalnız gelmişlerdi. Hatta bazıları günler süren yolculukları yürüyerek kat etmişlerdi. İlkokulu bitirdikten sonra, ilk öğretmen okulu açılıyor diye duymuş babalarının zar zor topladığı 30 lirayı kayıt için verip soluğu Eskişehir’de almışlardı. 5 yıl orada okuyacak, öğrenecek ve köylerine öğretmen olarak geri döneceklerdi. Hızla büyüyecek bir eğitim ordusunun ilk neferleri olduklarından haberleri bile yoktu. Yıl 1937’di ve yeni bir hayata başlamak üzereydiler.

 İsmet İnönü Cumhurbaşkanı seçilince kabineyi Celal Bayar kurdu ve eğitim bakanlığına Hasan Ali Yücel getirildi. Felsefe hocası olan Hasan Ali Yücel hayatını eğitime adamıştı. Bakanlıkta tam anlamıyla bir devrim başlattı. Öncelikle ‘Üniversiteler Kanunu’ çıkararak özerkliklerini güvence altına almaya çalıştı, dünya klasiklerinin çevrilmesi için bir tercüme bürosu kurdurtarak 500’den fazla eserin Türkçeye kazandırılmasını sağladı.  Ama asıl onu ölümsüzlüğe kavuşturacak proje, cumhuriyetin en önemli eğitim hamlesi olan  ‘Köy Enstitüleri’ydi.  Yücel bir yasa tasarısı hazırlatarak ülkeyi tarım koşullarına göre 21 bölgeye ayırdı. Bu bölgelerin her biri 3 ya da 4 ili kapsıyordu. Bu 21 bölgenin en uygun yerlerine birer köy enstitüsü kurulacaktı. Enstitüler şehirden uzakta olacak ama mümkünse Tren istasyonuna yakın bir yere kurulacaktı. Enstitülerde köy ve köylünün kalkınması için birer nefer olacak öğretmenler yetiştirilecekti. Ancak öğretmenler sadece okuma yazma öğretmekle kalmayacak aynı zamanda köylüye modern tarım tekniklerinden marangozluğa, klasik müzikten hasta tedavisine kadar her konuda eğitim verecek yeterlilikte olacaktı. Böylece köylerin kalkınmasının sorumluluğu o bölgenin içinden yetişmiş genç aydın köylülere emanet edilecekti. Bu hamle hem geri kalmış bölgeleri kalkındırmakla kalmayacak hem de muhtemel bir göç hareketinin de önüne geçecekti. Okulların adı ‘enstitüsü’ kondu. Çünkü ‘bilgiyi iş haline getirerek uygulayan bir eğitim sistemi’ öngörülüyordu. Hasan Ali Yücel hemen bu seferberlikte omuz omuza çalışacağı yol arkadaşını belirledi: İsmail Hakkı Tonguç. Tonguç zaten Alman ve İsviçreli eğitim bilimcilerin fakir çocukların okutulması ve el becerilerinin geliştirilmesi konusunda bazı kitapların üzerinde araştırmalar yapıp dilimize de kazandırmış,  araştırma ve değerlendirmelerinin sonucunda bir sentez oluşturarak  1940lar Türkiye’sinin koşullarına uyarlamıştı. Sonuç olarak ‘’iş içinde eğitim’’in ideal çözüm olduğuna kanaat getirmişti ve artık geriye sadece projeyi uygulamak kalmıştı. Hasan Ali Yücel derhal Tonguç’u ülke çapında bir keşif gezisi yapıp rapor hazırlamakla görevlendirdi.  Tonguç  çeşitli bölgelerde yaptığı gezilerle durum tespiti yaparak enstitülerin yerlerini belirledi ve 1940 baharında yasa meclise getirildi.

Bakan Hasan Ali Yücel’in cesaretle savunduğu yasa mecliste kimi eleştirilere muhatap oldu. Eleştiri sahibi milletvekillerinden biri de Kazım Karabekir’di.  Karabekir Paşa bu enstitülerin zaten bir sorun olan köy şehir uçurumunu hepten derinleştireceğini ve bu iki kesim arasında bir ayrım yaratacağını öne sürüyordu. Hasan Ali Yücel’se zaten asıl amacın bu ayrımı ortadan kaldırmak olduğunu tüm inancıyla savundu. Oylamada ret oyu çıkmadı ama 38 kişi oylamaya katılmayarak bu yasaya karşı bir muhalefetin varlığını hissettirdi.  O gün oylamaya katılmayanlar arasında ileride Demokrat Parti’yi kuracak olan Celal Bayar, Adnan Menderes ve Fuat Köprülü de vardı. Bir iddiaya göre enstitülerin köylüyü uyandıracağından endişelenen büyük toprak sahipleri tasarıya muhalefet etmiş ve mecliste bazı milletvekilleri de bu muhalefet sonucu onların safında yer alarak oy kullanmamayı tercih etmişlerdi. Çıkarılan yasayla daha önceden kurulmuş olan 4 öğretmen okulu da enstitüye dönüştürüldü. Hemen ardından bu okullara 17 yeni okulun eklenmesi kararlaştırıldı. Akabinde  1940 yılında 10 enstitü daha açıldı. Daha sonra açılacak 7 enstitü ise diğer enstitülerin yardımlarıyla yapılacaktı.

Bu okullardan mezun olan öğrenciler atandıkları köylerde 20 lira gibi küçük bir aylık karşılığında 20 yıllık mecburi hizmet yapacaklardı. Hasanoğlan sayıların 21’i bulacak köy enstitüleri içinde en önemlilerinden biriydi. Ankara’ya yakın olduğu için hem siyasiler hem de Türkiye’ye gelen yabancı misafirler için burası bir örnek kurum olarak hazırlanacak ve yıllar sonra enstitülülerin en ünlü isimleri de buradan yetişecekti. Bu nedenle temel atma törenine daha önce kurulan 14 köy enstitüsünden öğrenci grupları geldi ve 1 Temmuz günü Hasanoğlan köy enstitüsünün temeline ilk harç atılmış oldu.

Anadolu’nun dört bir yanından gelen yüzlerce öğrenci hocalarıyla el ele verip daha önce örneği görülmemiş bir çalışmaya giriştiler.  Yan yana dizilerek kilometrelerce uzunlukta bir insan zinciri oluşturarak elden ele taş taşıdılar, toprağa kazma vurdular, su olukları açtılar ve kalasları 6 kilometre uzaklıktaki Lalahan istasyonundan raylar üzerinde sürüyerek Hasanoğlan’a taşıdılar, kireç erittiler harç kardılar tuğla dizdiler.

Bu benzersiz dayanışma kısa sürede sonuç verdi. Yağmur çamur demeden sürdürülen özverili bir çalışma ile Hasanoğlan köy enstitüsünde  6 ay gibi kısa bir sürede 20 bina tamamlanmıştı bile. Tüm Anadolu buradan yayılacak ışığın aydınlatacağı günleri beklemekteydi… En başta da Cumhurbaşkanı İsmet İnönü.  Milli şef; kendi el yazısı ile

‘köy enstitüleri cumhuriyetin yarattığı eserler içinde en kıymetlisi ve en sevgilisi saydığını belirtmiştir ve köy enstitülerinden yetişen evlatlarımızın muvaffakiyetlerini ömrüm boyunca yakından ve candan takip edeceğim diye söz vermiştir.’

Enstitülerde iş başı zeybek havası ile yapılıyordu. Öğrenciler her sabah erkenden kalkıyor, okulun önündeki büyük alanda toplanıyor ve sabah sporu niyetine kızlı erkekli halk oyunları oynayarak türküler söyleyerek güne başlıyorlardı.

Sonra kendilerinden önce kalkıp fırınlarda ekmek pişiren arkadaşlarının hazırladığı kahvaltıya geçiyorlardı. Her sabah 7:30’dan sonra serbest okuma saati başlıyordu. Her enstitünün büyük bir kütüphanesi bulunmaktaydı. Hasan Ali Yücel’in çevirisini yaptırdığı klasiklerin hepsi bu kütüphanelerde bulunuyordu. Her öğrenci bir yıl içinde 25 klasik eseri okumakla yükümlüydü.

Bu serbest okuma saatlerinde dileyen öğrencilere mandolin, bağlama, akordeon dersleri de veriliyordu. Bu derslere zaman zaman okulları tek tek ziyaret eden Aşık Veysel’de katılıyor ve öğrencilere bağlama eğitimi veriyordu. Bu derslerde türküler öğrencilerin üzerinde derin izler bırakıyordu. Onlar dinlediklerinden, okuduklarından çok etkileniyorlar,  taklit etmeye çalışıyorlar ve taklit ettikçe de bozkırın ortasından Türkiye’nin geleceğine ışık tutacak bir köylü aydınlar kuşağı yetişiyordu. Bunlar arasında Fakir Baykurt’tan  Mehmet Başaran’a,  Ali Dündar’dan, Dursun Akçam’a, Mahmut Makal’dan  Talip Apaydın’a kadar kimler yoktu ki…

Fakir Baykurt

Enstitüde günlük eğitim programı şöyleydi. Okuma saatinin ardından eğitim başlıyordu.  Eğitimin yarısını normal, orta eğitim derslerinden oluşturuyordu.  Ancak enstitülerinde iş eğitimine de aynı oranda önem veriliyordu.  Geri kalan zamanın bir kısmında tarım dersleri veriliyordu.Tarım  dersinde öğrenciler kazmaları kürekleri kaptıkları gibi ‘Ziraat Marşı’ eşliğinde enstitünün tarlalarına gidiyorlar ve modern tarım tekniklerini öğreniyorlardı. Üstelik bu gerçek anlamda verimli bir ders oluyordu, çünkü öğrenim sırasında kendi yetiştirdikleri mahsulleri, daha sonra sofralarında yiyecek olarak değerlendiriyorlardı. Pedagogların yıllardır tartıştığı ve hep tartışacakları iş başında eğitim, enstitülerde gündelik hayatın bir parçasıydı. Öğrenci yaşayarak öğreniyordu. Geri kalan saatlerde ise teknik dersler yer alıyordu. Erkek öğrenciler yapıcılık, demircilik ya da marangozluk dersleri alırken, kızlar da el işi, biçki-dikiş ya da yemek iş kollarından birini seçiyordu ve bu ürettiklerinden enstitülerine gelir getirecek bir kazanç elde ediliyordu. Böylece o güne dek koyun gütmekten tarla çapalamaktan başka bir şey bilmeyen köy çocukları zanaat öğreniyor ve köyler de tarım dışında iş kolları ile tanışmış oluyor üretime katılıyordu. Müfredat bazen bulunduğu bölgenin koşullarına, coğrafi özelliklerine göre değişiyordu. Kimi yerde balıkçılık eğitimi öne çıkarken bazı yörelerde de arıcılık öğretiliyordu. Enstitü öğrencileri bölgede zirai teknikleri bilen, kooperatifçilikten anlayan, yapı işlerini beceren, hayvancılıkta en iyi verimi sağlayan aydınlık öncüler olarak kalkınma hamlesine katılıyorlardı. Öğrenciler tam bir eşitlik ve adalet duygusu içinde yetiştiriliyordu.  Her cumartesi öğrenciler öğretmenleri ve idarecileri ile buluşur, haftanın değerlendirmesini yapar varsa eleştirilerini dile getirirlerdi. Kimi zaman konu temizliği iyi yapmayan öğrenciler olurken kimi zaman işlere yardım etmeyen öğretmenler kimi zaman da yemeğini beğenmedikleri aşçılar eleştirilere konu olabilirdi. Bu eleştiriler herkesin gözü önünde yapılır birlikte tartışılırdı.

Hatta bir defasında İnönü’nün enstitüyü ziyaret ettiği bir günün hafta sonu toplantısında eleştirilerin hedefi Cumhurbaşkanı için özel yemek hazırlatan enstitü müdürü oldu. O gün İnönü için özel menü hazırlanmıştı. Bu konu öğrenciler ile müdür arasında infiale sebep oldu. Öğrencilerden biri hafta sonu toplantısında bu haksız ayrımcılığa dikkat çekerek müdürü eleştirdi. Müdür savunmasında İnönü’ye hazırlanan menünün onun cumhurbaşkanlığından kaynaklanmadığını, kendisi şeker hastası olduğu için perhizine uygun menü hazırlandığını dile getirdi. Diğer yandan zaten okul içinde hasta olan veya zafiyet geçiren öğrencilere de haftada bir gün pirzola verilerek özel bir uygulama yapılıyordu. Bu açıklama öğrencilerin yatışmasına yetti, diğer yandan da zedelenen adalet duyguları da tamir olmuş oldu.

Enstitünün bütün programı Ankara’daki kurulan bir karargâhtan yönetiliyordu. Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim bakanlığında kurulan bu karargâhın komutanı da İsmail Hakkı Tonguç’ tu. Tonguç enstitülerin nasıl yönetilmesi gerektiğini, karşılaşılacak sorunların nasıl giderileceğini, bütün enstitülere gönderdiği genelgelerle açıklıyordu.

Köy enstitülerindeki eğitim koşulları bir süre sonra köylüler arasında tedirginlik yaratmaya başladı. Bu konulardan biri de kızlar ve erkeklerin birlikte eğitim yapmalarıydı. Gerçi diğer okullarda da karma eğitim yapılıyordu ama, enstitüler yatılıydı ve kız öğrencilerle erkeklerin aynı yerleşke içinde kalıyor olmaları söylentilere yol açıyordu. Enstitü müdürleri yörelerindeki kız öğrencileri okula kayıt ettirebilmek için  çok uğraşmışlar ailelerine dil dökmüşler ve köy kızlarının kaderini değiştirebilmek için seferber olmuşlardı. Ancak ucuz iş gücünden ya da başlık parasından olacağını anlayan aileler; kızınız orada ahlaksız olur söylentilerine daha kolay inanmaya meyilliydi. Eleştiriler sadece bu kadarla kalmadı. Ardından enstitülerin yeterince milliyetçi olmadığı eleştirileri geldi. Nazizm’in Avrupayı kasıp kavurduğu yıllarda bunu ilk dillendiren de Talim terbiye kurulu üyesi Halil Fikret Kanat oldu. Kanat kurum gazetesinde yazdığı yazılarda ve bakanlığa gönderdiği raporlarda enstitülüleri eleştirirken, bu okulların milliyetçilik amacının bulunmadığından sık sık yakınıyordu.

 Eleştirilerin yoğunlaştığı bu günlerde enstitülerde ilk kriz bu milliyetçilik-solculuk tartışmasından patlak verdi. Çifteler köy enstitüsüne atanan Asiye Eliçin adlı bir öğretmenin öğrencilere tavsiye ettiği kitaplar bir ihbar sonucu emniyete bildirildi. Koğuşlarda aramalar yapıldı. Yani köy enstitülerinde ilk solculuk hikâyesi de bu olayla başlamış oldu.

İşin en ilginç yanı da sağcılar tarafından solculukla suçlanan enstitüler,  solcular tarafından da bir başka konunun eleştiri odağında bulunacaklardı. Enstitülerin yapımında öğrencilerin kullanılıyor olması ve okuldan mezun olduktan sonra 20 yıl köylerinde zorunlu hizmetle görevlendirilmeleri de soldan bazı aydınların enstitülere karşı tavır almasına yol açtı. Özellikle Kemal Tahir ‘Bozkırdaki Çekirdek’ adlı romanında enstitülerde köy çocuklarının azla yetinmelerinden yararlanarak ağır işlerde çalıştırılmalarını ve köylerine mahkûm edilmelerini ağır bir dille eleştiriyordu. Ona göre: buradan yetiştirilecek öğretmenler Nazi Almanya’sındaki türden bir tek parti rejimini ve milli şef kurumunu ayakta tutmaya yarayacaktı. Bu nedenle enstitüler bir eğitim kurumundan çok bir kölelik kurumuydu.

1942 yılında köy enstitüleri 103 öğrenci ile ilk mezunlarını verdi. Bu öğrenciler Türkiye’nin en büyük eğitim hamlesinin ilk neferleri olarak yüksek köy enstitüsüne gönderildiler. Sadece köylü çocuklarının gideceği Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü bir anlamda Türkiye’nin ilk köy üniversitesi olacaktı ve üniversite köylüye gerçek anlamda milletin efendisi olma ve yönetimde söz sahibi olma yolunu açacaktı. 3 yıllık bu yüksek öğrenim, enstitü öğrencilerine bir dalda uzmanlaşma olanağı yaratıyordu. 5 yıllık enstitüyü bitirip öğretmenliğe hak kazanan öğrenciler eğer sınavı kazanırlarsa bu yüksek okulda güzel sanatlar, yapı işleri, zirai işler gibi 8 daldan birinde enstitüde öğretmen olmak üzere eğitim görüyorlardı.

Öğrenciler yüksek enstitüden mezun olabilmek için akademik bir araştırma yapmak ve tez niteliğinde bir çalışma sunmak zorundaydılar. Öğrenciler savaşın son yıllarında Hasanoğlan’da kendi kurdukları bir matbaada Köy Enstitüleri adıyla yılda 4 defa yayınlanan bir dergi çıkarmaya başlamışlardı. Sadece 8 sayı yayınlanabilen bu dergi yıllar sonra şöhrete kavuşacak kimi kalemlerin ilk eserlerinin yer aldığı bir yayın organı olacaktı. Hasanoğlan köy enstitüsü asıl dikkatleri üzerine güzel sanatlar alanındaki eğitimi ile çekiyordu. Güzel Sanatlar bölümü içinde öğrencilerin her biri bir müzik enstrümanı çalmayı öğrenmek zorundaydı. Sanat derslerini Ankara Konservatuarının en iyi hocaları veriyordu. Batı edebiyatı derslerine Sabahattin Eyüboğlu, müzik derslerine Aydın Gün, Veysel Arseven ve Ruhi Su geliyordu. Enstitü öğrencileri Fransızcayı Vedat Günyol’dan, tiyatroyu Mahir Canova ve Ulvi Uras’tan öğreniyorlardı. Enstitünün hemen yanı başına bir tiyatro inşa edilmişti bu Anadolu’da binlerce yıl sonra kurulan ilk amfi tiyatroydu. Köy çocukları Gogol, Shakespeare  ve Çehov’la tanışmış oluyorlardı.

Cumhurbaşkanı İnönü 1943 Eylülünde Hasanoğlan köy enstitüsünü ziyaret etti. Kısa zamanda ortaya çıkarılan eserin büyüklüğünü görünce çok etkilendi. Enstitülerin sayısının hızla 20’den 60 çıkarılmasını emretti. 60 enstitü demek 200.000 yetişmiş tarımcı demekti. Hasan Ali Yücel buna  ne kadromuz ne de paramız yeter diye itiraz edince Cumhurbaşkanı sanki geleceği görerek; ‘’çok büyük fırsat kaçırıyorsunuz,bu savaş yıllarından yararlanarak bunları yapmalıydınız, savaştan sonra ne olacağı belli değil. Bunların hiçbirini bize yaptırmayacaklar, ileride beni dinlemediğiniz için çok pişman olacaksınız ’’ demişti.

İnönü orada yapılanlara tanıklık ettikten sonra köy enstitüleri ile daha yakından ilgilenecek, tüm imkânları seferber edecek ve bütün ihtiyaçlarının en yakın takipçisi olacaktır.  Başlatılan kampanyalarla bütün bölgelerde okul yapımına hız verildi. Köy enstitüsü yasası okul yapımını köylülere veriyor bu okuldan mezun olan öğrencilere de bulundukları köylerde 20 yıl mecburi hizmet zorunlu tutuyordu. Yerelde idari yöneticiler Ankara’dan gelen bu talimatlar doğrultusunda köylüler üzerindeki bu baskıyı yoğunlaştırıyorlardı.

Planlamaya göre 1944-1945 yılında 5000 okulun tamamlanması bununla birlikte 200.000 mezun verilmesi gerekiyordu ama bir türlü bu hedefe ulaşılamıyordu Milli Şef’e göre bunun nedeni halkın pasif direnişiydi. Köylerden Ankara’ya doğru bir muhalefet rüzgârı eser olmuş, parti içinde de itiraz sesleri yükselmeye başlamıştı. Köylüleri bu kadar sıkıştırmayalım diyenlere İnönü; ‘’köylerde camii yok mu o camiler nasıl yapıldıysa okullarda öyle yapılacak’’ diyordu. Köy enstitüleri artık ülkede bir gerginlik konusu olmuştu…

1945 yılında köy enstitüleri giderek artan sayıda mezun vermeye başladı. O yıl 5 yıllık eğitimini tamamlayan 1893 öğrenci öğretmen olarak köylerine gönderildiler. Türkiye’yi aydınlığa kavuşturulması beklenen eğitim devriminin ilk adımları atılmaya başlanmıştı.  Ancak köy enstitülerinin kaderini değiştirecek, sonun başlangıcını hazırlayacak bir ziyaretçi geldi.Şubat 1945’ti. O gün enstitüyü tiyatro dersi için Devlet tiyatroları kurucusu Karl Ebert ziyaret edecekti. Ancak öğrencilerin dikkati yanındaki altın tel çerçeveli gözlük takan ak saçlı tercümanın üzerinde toplanmıştı.  O kişi dönemin en muhalif edebiyatçılarından olan Sabahattin Ali idi.

Sabahattin Ali muhalif fikirleri nedeniyle mahkûm olmuş sonra afla salıverilmiş bir solcuydu. Öğrencilerle sohbet etmesi cadı kazanlarının kaynamasına yol açtı.  Okulda kalıp herkesin uyuduğu bir saatte bazı öğrenci ve öğretmenlerle toplantı yapınca da kıyamet koptu.

Enstitüler içindeki sağ sol kutuplaşması böylece gün yüzüne çıkmış oldu. Zaten bir süredir bu okulların tamamen solcuların eline geçtiği söylentileri dolaşıyordu ve bazı öğrenciler de polis takibine almışlardı.

Gece toplantısını ihbar edenlerse o sıralar Sabahattin Ali ile davalı olan Nihal Atsız’ın öncülüğündeki Turancılardi.

Enstitü için için kaynamaya başladı, gerginlik büyüyünce durum İsmail Hakkı Tonguç’a kadar ulaştı. Tonguç hemen Hasanoğlan’a geldi;’’ ateşle oynuyorsunuz kendi kurduğunuz binanızın temelini oyuyorsunuz’’ diye uyardı gençleri. Ve o gün yaklaşan tehlikenin ilk sinyalini verdi. ‘’Yapılamaz diye düşünüyorsunuz ama bir gün bu enstitüleri kapatırlar, aklınızı başınıza toplayın’’ dedi.

Enstitüleri sarsan gerginlik aslında ülke çapında da hissedilir olmuştu. Savaş bitmiş ve Milli Şef rejiminin değişme zamanı gelmişti.

İnönü 1945 Meclisi’nin açılış nutkunda demokrasiye geçişin sözünü verdi.

Yeni rejim; yeni partiler, farklı görüşler, muhalif fikirler demekti. Acaba şeflikten yeni çıkmış ülke kendisine tepeden hediye edilen demokrasiyi yaşatabilecek miydi?

Tepeden inen demokrasinin ilk hedefi köy enstitülerini namlunun ucuna sürmek oldu ve İnönü’nün tahmin ettiği gibi savaş bitince konu hemen gündeme geldi.  Mecliste muhalefet ilk çıkışını bu konu ile yaptı.

1945 yılı Mayıs ayında Milli Eğitim bütçesi görüşülürken Emin Sazak köylere verilen enstitü mezunlarının kendilerini birer  Atatürk  zannettiğini söyledi. Hasan Ali Yücel bu eleştirileri yanıtlarken; ‘’Bu çocukların birer Atatürk olması temenni edilir’’ dedi ve sözü büyük toprak sahibi Emin Sazak’a getirdi. ‘’Emin Sazak arkadaşım oturduğu yerden iç çekebilir çünkü feodal sistemle idare etmek isteyenler ilköğretim davasını istemezler’’…

Artık Türkiye doludizgin tarihinin ilk çok partili seçimine gidiyordu. CHP iktidarı büyük bir sınava girecekti. Köy enstitülerinin kaderi bu sınavın sonucuna bağlıydı, sınavının sonucu da kısmen köy enstitülerine. İnönü bir Hasanoğlan ziyaretinde enstitü öğrencilerinin uyanışına bizzat tanıklık ettikten sonra Milli Eğitim bakanı Yücel’e ‘’bu çocuklar köylerde işe başlayınca bizi tutacaklar mı’’diye sormuştu, işte şimdi bu sorunun cevabı geliyordu…

Köylerde karşılaştıkları manzara hiç de iç açıcı değildi. Enstitülere yönelik komünistlik suçlaması alıp yürümüştü. Kız ve erkek öğrencilerin birlikte aynı yerleşkede okumasından doğan bir takım dedikodular ayyuka çıkmıştı.

Köylü okul inşaatından yılmıştı. Köylere atanan öğretmenler  köyün ileri gelenleri ile birçok konuda ters düşüyor karşı karşıya geliyorlardı. Toprak sahipleri enstitülerin tasfiyesi için Ankara’ya baskı yapmaya başlamışlardı. Enstitülerin seçimde CHP’ye oy kaybettireceği artık apaçık ortadaydı. Fevzi Çakmak iki de bir İnönü’ye ‘’paşam bu komünist yuvalarını ne zaman kapatacaksın’’ diye soruyor, parti içinde muhalefet çığ gibi büyüyordu. Cumhuriyet Halk Partisi’nde Recep Peker ve kimi muhafazakârlar enstitülerin bir an önce kapatılmasını savunuyordu. Sovyetlerin Kars ve Ardahan üzerinde hak iddia ettiği, İstanbul’da gençlerin komünizm aleyhine gösteriler yaptığı, Amerikan Missury zırhlısının İstanbul’u ziyaret ettiği ve komünizm alerjisinin bütün ülkeye yayıldı  bu günlerde enstitülerin solcuların ellerine geçtiği söylentileri Milli Şef’i de derinden etkiliyordu.

İnönü gelen haberlerden bu iddiaların maalesef tamamen yersiz olmadığı kanısına vardı. Seçimlere 3 aydan az bir zaman kalmış ve söylentiler her tarafa yayılmıştı. İsmet Paşa kendi yarattığı eseri sürdürmekle, durdurmak arasında sıkışmıştı. Bir yanda ömür boyu korumaya söz verdiği enstitüler vardı diğer yanda da kendisine seçim kaybettirecek komünistlik iddiaları…ve hayatının en zor kararlarından birini vermek zorundaydı. Düşündü taşındığı ve sonunda doğru bildiğini seçti. Enstitülerden vazgeçiyordu.

17 Nisan 1946 günü köy Enstitüleri’nin kuruluşunun 6. Yıldönümüydü. Bu özel gün için çok güzel bir kutlama programı hazırlanmıştı. Amfi tiyatro saatler öncesinden tıklım tıklım dolmuştu. İnönü kutlamalara katılmak üzere Hasanoğlan’a yanında eşi Mevhibe hanımla geldiğinde,  karşılayan herkesi sevgiyle selamladı. Yanında okul müdürü Rauf Bey’le birlikte öğrencileri teftiş etti. Geçit töreninden sonra bir yanına Hasan Ali Yücel’i diğer yanına da Tonguç’u alarak İstiklal Marşı’nı dinledi, Zeybek oyunlarını, piyano resitalini, öğrenci korusunu ilgiyle izledi.

İnönü tren istasyonuna gitmek üzere arabaya binerken yanına Rauf İnan’ı  da çağırdı. Arabada İnönü enstitü müdürüne ‘’seni bakanlık müfettişliğine alıyoruz orada birlikte çalışacağız’’ dedi. İnan gururlanarak bunun bir terfi olduğunu sanarak çok sevinmişti. Oysa bu atama bir dönemin kapanışının habercisiydi. Köy enstitülerinin  ilk kurbanı Rauf İnan olmuştu. lköğretim genel müdürü İsmail Hakkı Tonguç çok kısa bir süre önce Rauf İnan’ın tayini sürecini açan İnönü’ye sert çıkmış ve ‘’bir kez kelle verildi mi günün birinde sıra sizin kendinize de gelir’’ demişti işte ilk kelle verilmişti ama İnönü’den önce sırada Köy Enstitüleri’nin iki mimarının yani Hasan Ali Yücel ile İsmail Hakkı Tonguç’un kelleleri vardı.

Türkiye tarihinin ilk çok partili seçimi hile söylentilerine bulandı. Kaçırılan sandıklar ve sandık başında yapılan baskılarla sonuç tam bir fiyasko oldu. CHP büyük oy kaybına uğramıştı. Bu durum Parti’nin sağ kanadının işine geldi.  Recep Peker ve yandaşları seçim öncesi yaptıkları uyarıların haklılığının kanıtlandığını her fırsatta dile getiriyordu. Recep Peker yeni kabineyi kurmakla görevlendirildi. Milli Eğitim Bakanlığı İsmet Paşa’nın politik olarak yıprandığına inandığı Hasan Ali Yücel’in elinden alındı. O gün köy enstitüleri davası fiilen bitmiş oldu.

Yeni programda  Köy Enstitüleri daha milli bir duruma getirilecekti. Bundan sonrası köy enstitüleri  için çok acı  olacaktı. O günlerde emniyete imzasız bir ihbar mektubu geldi. İmzasız mektupta enstitülerin komünist yuvası haline geldiği öne sürülüyor; Sabahattin Ali, Behice Boran, Niyazi Berkes gibi öğretmenler ve Nazım Hikmet şiirleri ile rejim aleyhtarlığı yapıldığı, komünist manifesto okunduğu iddia ediliyordu. Mektubun sonuna da komünist öğrencilerin bir listesi eklenmişti. Liste başını Talip Apaydın çekiyordu. Bu ihbar tam da beklenen kanıttı. Hemen bir soruşturma başlatıldı ve soruşturma için meclis başkanı Kazım Karabekir yanında 3 milletvekilini alarak  Hasanoğlan’a geldi.

Ziraat Marşı da ihbar konusu olmustu…içinde toprak, köylü, Atatürk sözlerinin geçmesi rahatsız etmişti hükümet yetkililerini…

Artık karanlık bir yola girilmişti. Bir süre sonra 21 Eylül 1946’da ismi köy enstitüleri ile özdeşleşmiş İsmail Hakkı Tonguç da görevden alındı. Yeni Milli Eğitim Bakanı Şemsettin Sirer’in genelgeleri ile; öğrencilerin yönetime katılma uygulamasına son verildi, klasikler öğrencilerin düzeyine uygun olmadığı gerekçesiyle yasaklandı, serbest okuma ve tartışma saatleri iptal edildi, aynı kampüs içinde okuyan kız ve erkek öğrenciler birbirinden ayrıldı. Bunlar kaldırılınca köy enstitülerinden geriye sadece totaliter bir eğitim kurumu görüntüsü kaldı. 1949 yılında Recep Peker hükümeti bir sürü benzer başka okullar olduğu gerekçesiyle Hasanoğlan köy enstitüsünü tamamen kapattı. Bu kararla köy eğitiminin belkemiği kırılmıştı ve kırılan yer bir daha asla kaynamayacaktı.

Hasan Ali Yücel bakanlıktan alındıktan sonra parti içindeki gücünü hepten kaybetti. 1946 sonrası başlayan solcu avı süresince komünistlik suçlamalarını göğüslemek zorunda kaldı. 3 yıl boyunca mahkemelerde savaş verdi ve ömrünün kalan kısmını köşesine çekilip yazın alanında faaliyetlerine devam ederek geçirdi.

İsmail Hakkı Tonguç, Yücel’den sonra gelen tüm bakanlar tarafından oradan oraya sürüldü.

Demokrat Parti döneminde bakanlık emrine alınarak 31 yıllık öğretmenlik hayatına son verildi. İnönü’yü ondan sonra bir daha hiç görmedi. 1960 yılı Haziranında Hasanoğlan köy enstitüsüne yaptığı son ziyaretinden 1 hafta sonra geçirdiği iç kanamadan dolayı hayatını kaybetti.

CHP Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünü kapattıktan sonra 1948 den itibaren İmam Hatip ve Kur’an kurslarının açılmasına izin verdi ancak buna rağmen 1950 seçimlerini kaybetti. Demokrat Parti resmen iktidara geldikten sonra 1953’te köy enstitülerini tamamen kapattı. Solculuk bahanesi ile ve büyük toprak sahiplerinin baskısıyla köy aydınlanmasınin önünü de kesilmiş oldu. 17341 köy öğretmeni yetiştiren ve öğretmenler aracılığı ile köyü canlandırmayı köylüyü yönetime ortak etmeyi amaçlayan  köy enstitülerinin 13 yıllık serüveni böylece sona erdi.

Köy enstitülüler mezun olunca kendi köyüne öğretmen olarak atandılar.  Ama bazıları bu kadar şanslı değildi yıllarca polis takibine alındı, evleri basıldı, hapislere atıldı, eserleri toplatıldı. Yıllar boyu onlara milli eğitimin zencileri adı takıldı…

Bugün köy enstitüleri binaları tıpkı idealleri gibi kaderlerine terk edilmiş ve birer harabeye dönüşmüştür…

O yıllarda verilen mücadelenin ne denli zorlu olduğunu anlamak için Öğretmen Kemal filmini de izlemenizi tavsiye ederim.

Kaynak: Can Dündar, Köy Enstitüleri Belgeseli

Grigoriy Petrov, Beyaz Zambaklar Ülkesinde

1 thought on “Tarihimizdeki Hazin Hikaye: Köy Enstitüleri

  1. Böylesine derin ve detaylı araştırma için çok teşekkür ederiz! Hala tartışma konusu olan enstitüler hakkında sayenizde kolayca bilgi sahibi olduk. Ellerinize sağlık harika harika bir yazıydı!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Sosyal Hesaplarımız