SUAT DERVİŞ NEDEN UNUTTURULDU?

Suat Derviş Halide Edip’in mücadeleci ruhundan, romanlarından ve özellikle Kurtuluş Savaşı sırasında Kadıköy ve Sultanahmet mitinglerindeki ateşli konuşmalarından çok etkilenmiştir. Halide Edip, Suat Derviş’ten sadece 9 yaş büyüktür ama onun bir kadın olarak durduğu yer ve verdiği mücadele Suat Derviş için çok anlamlıdır.

Suat Derviş (Hatice Saadet Derviş)

Bir konak kızı olarak eğitimli ve varlıklı bir ailede dünyaya gelen Suat Derviş kendi ailesi gibi saray eşraflarından olan Nazım Hikmet’in ailesi ile çok yakın dostturlar bu vesileyle Nazım’la Suat’ın çocuklukları hep birlikte geçmiştir.

Suat Derviş 16 yaşındayken ”Hezeyan” adlı bir şiir yazmış ve Nazım Hikmet bu şiiri ondan habersiz, dönemin önemli gazetelerinden Alemdar’a göndererek yayımlanmasını sağlamıştır. Nazım Suat’ın şiirlerini çok beğeniyor ve herkes okusun istiyordur ama Suat bunu gurur meselesi yapıyor ‘insan içine çıkamam artık’ diyerek Nazım’a bu hareketinden dolayı öfkeleniyordur.

Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıktığı yıldı ve İstanbul işgali altındaydı. Halide Edip İstanbulluları direnişe çağıran mitinglerinde yüz binlerce insana sesleniyordu. Nazım, Vala Nurettin, Nizam gibi Suat ve ablası Hamiyet de vatansever gençlerdi. Olup biten her şeyi ayrıntıları ile yakından takip ediyorlardı.  İttihatçılar 4-5 yıl önce darbe yapmış hükümete gelmiş ve onların hükümetten gitmesi ile işgaller de başlamıştı ve vatansever gençler Anadolu’ya geçmenin yollarını arıyorlardı.

Nazım’ın ilk gençlik yıllarıydı… aşk mevsimiydi yani. Nazım’ın hepsi de aşk kokan şiirleri vardı ve gazetelerde dergilerde hepsi ardı ardına yayınlanmaktaydı. Nazım’ın Suat’a çok derinden büyük bir hayranlığı vardı. Suat da gayet farkındaydı Nazım’ın kendine olan derin duygularının ama maalesef karşılıksızdı bu aşkı. Suat  Nazım’ı çocukluklarının birlikte geçtiği ve çok sevdiği bir arkadaşı hatta kardeşi gibi seviyordu.  Nazım da artık farkındaydı bu durumun. Sonunda ”Bence Sen de Herkes Gibisin” şiirini yayımlamıştı gazetede. Ve Suat bu şiirin kendisi için yazıldığını gayet iyi biliyordu…

Suat Derviş’in ilk şiiri gibi ilk hikayesi de yine Nazım’ın aracılığı ile Alemdar gazetesinin edebiyat sayfasında yayınlanmıştır. Suat Derviş yayınlanan ve büyük beğeni alan bu hikayesinin verdiği güç ve şevkle uzun zamandan beri kafasında evirip çevirdiği roman yazma tasarısına hız verdi. Ve ilk romanı ”Kara Kitap” ile okuyucunun büyük ilgisini çekti. Tabii bu romanın tutması Bab-ı Ali’de de çok ses getirdi.  Alemdar gazetesi bu ilgiyi kendi tirajına da kazandırmak maksadıyla Ankara hükümetini temsilen İstanbul’a gelecek olan Refet Paşa ile röportaj yapma görevini ona verdi. Suat Derviş bu işin de üstesinden hakkıyla geldi. Artık o 19 yaşında ülkenin ilk kadın gazetecisiydi. Bu arada şampiyon milli güreşçi ve ilk güreş federasyonu başkanı Ruhi Bey ile de kısa bir evlilik yaptı.

O işine aşıktı. Gazetelere çeviriler yapıyor, romanlarını yazmaya devam ediyordu. İkinci romanı ”Ne Bir Ses ve Ne Bir Nefes”e Ahmet Haşim de bir önsöz yazmıştı. İkinci romanı da çok dikkat çekmişti ve neredeyse bütün edebiyat ve basın yayın camiası onu tanıyordu. Henüz 21 yaşındaydı.

11 Kasım 1922’de Lozan’da Barış Konferansı başlamıştı. Suat Derviş gelişmeleri yabancı basından ve radyolardan anbean takip ediyor ve ulusal basına aktarıyordu. Görüşmelerin ikinci devresinde gazetesi Suat Derviş’i Lozan’a, görüşmeleri yerinde takip etmesi için göndermeye karar verdi. Hem Refet Paşa ile yaptığı röportajın başarısı hem de çok iyi düzeyde Almanca ve Fransızca biliyor olması bu konuda önünü açmıştı.  Ailesi çok küçük yaşlarından itibaren eğitimlerini titizlikle özel hocalardan aldırmış, dil eğitimine de büyük önem vermişlerdi. Okur-yazar düzeyde çok parlak bir Fransızcası vardı. Almanca ve İngilizcesi de çok ileri düzeydeydi. Lozan’da Türkiye heyetine başkanlık eden İsmet İnönü ve ekibini yakından takip ederek Türkiye’deki gazetelere bilgileri dakikası dakikasına aktardı. Yurda dönüşte büyük ilgi ve sevgi seli ile karşılandı. Artık Bab-ı Ali’nin gözdesi ve aranan kalemiydi. Bu arada ailesinin şaşkın bakışları altında ikinci evliliğini de editör ve aşk romanı yazarı Selami Bey ile apar topar yaptı.

Babı-ı Ali’de estirdiği meltem rüzgârlarının tesiriyle İkdam Gazetesinden harika bir teklif aldı. Gazeteye bir kadın sayfası hazırlayacaktı ve bu ülke için bir ilk ve öncü bir hareketti. Bu ilki Suat Derviş gerçekleştirecekti. Bu gazetede Yakup Kadri, Ahmet Rasim, Cenap Şahabettin,  Halit Ziya, Hamdullah Suphi ve Hüseyin Cahit gibi dönemin ağır toplarıyla birlikte çalışacaktı. O da çok çalışıyor, çok üretiyor, ürettiği herşey çok değer görüyor ve halkın sevgi ve ilgisiyle karşılık buluyordu. Tabii sadece bununla kalmıyor rakiplerinin kıskançlıklarını da biliyordu. Her başarılı iş çıkaran insanın maruz kalacağı türde iftiralara o da maruz kalmış ve her meyve veren ağaç gibi o da çokca taşlanmıştı. Yazdığı tüm roman ve hikâyeleriyle okyucusunun gönlünde taht kuran yazara eserlerinin intihal olduğu yaftası yapıştırılmaya çalışılıyordu. Ama Mehmet Rauf ona sahip çıkmış:”Suat Derviş Hanım münevver Türk kadınlığı manzumesinin en parlak bir yıldızıdır” diyerek genç ve gelecek vaadeden yazara yönelik sataşmaların da önüne yüksekçe bir set çekmişti.

Lozan sonrasında işgal kuvvetlerinin İstanbul’dan çekilişine de şahit olmuştu genç gazeteci. General Harrington’un Selahattin Adil Bey’e kenti teslim edişini gözleri ile görmüştü. Gecesini gündüzüne ekleyerek çalıştığı, kendini romanlarına, gazeteye ve hazırladıgi kadın sayfası çalışmalarına kaptırdığı bir dönemde ikinci evliliği de bitmişti. Olsun! dedi. ”Ne güzel bahar gelmek üzere… ”vapurun kıç tarafında tavşankanı çayını yudumlarken…

Diğer yandan hayat devam ediyordu. Sabiha Zekeriya (Sabiha Sertel) Mustafa Kemal Paşa’nın eşi Latife Hanımla Türkiye’de kadın hakları ve toplumda hak ettikleri yerde bulunmaları konusunda fikir alışverişi üzerinde idiler. Sabiha Hanım Türk Kadın Birliği kurucusu ve lideriydi. Suat Derviş hazırladığı kadın sayfası ile ilgili olarak sık sık Sabiha hanımla biraraya geliyor ve fikir alışverişinde bulunuyor ve gelişmelerden onları da haberdar ediyordu. Amaçları kadın ve erkeğin toplumsal, ekonomik ve siyasal olarak eşitliğini sağlamak ve bu konuda kadınları bilinçlendirmek ve eğitmekti.

Suat Derviş’in kaleme aldığı eserler çoğunlukla kendi sınıfından insanların sorunları, kimseyi beğenmeyen hallerinin onları nasıl bir toplumdan uzaklaşmaya ve realitenin dışına ittiğine dair sınıfsal bir eleştiri ve gözlemsel nitelikte hicivler de içeren sosyolojik analizler şeklindeydi.

Kurtuluş savaşı ve işgal kuvvetlerinin yurdu bir bir terk etmesinin ardından Cumhuriyet ilan edilmişti. Bununla birlikte tiyatro ve sinema gibi sanat dallarında kadınlar da varlıklarını duyurma imkânı bulmuşlardı.  

Aynı yıllarda, 1925’te Cumhuriyet’in ilanının hemen sonrasında, Nazım üniversite okumak için gittiği Moskova’dan İstanbul’a dönmüştü. Amacı Türkiye Komünist Partisi’ni kurmaktı ve bunu en yakın ve çocukluk arkadaşı Suat Derviş’le paylaşmıştı. Bu arada Nazım’ın Moskova’da bir şiir kitabı yayınlanmış ve sahnelerde de oynanmaktaydı. SSCB’de ikamet eden Mustafa Suphi deTürkiye’de kurulacak olan Komünist partisinin lideri olarak görünüyordu.  TBMM tarafından resmen görüşmek üzere Türkiye’ye davet edilmişlerdi. Mustafa Suphi ve 14 arkadaşı görüşmeler yapıldıktan sonra SSCB’ye iade edilmek üzere Karadeniz’de yolculuk ettikleri teknede kaptan tarafından öldürülmüşlerdi. Nazım’ın yeni basılan kitabı ”28 Kanunisani” de olay şöyle dizelere dökülmüştü:

on beş kasap çengelinde sallanan

on beş kesik baş

yoldaş

bunların sen

isimlerini aklında tutma

fakat

28 kanunisaniyi unutma!

“siyah gece

“beyaz kar

“rüzgar

“rüzgar”.

trabzondan bir motor açılıyor

sa-hil-de-ka-la-ba-lık!

motoru taşlıyorlar

son perdeye başlıyorlar!

on beş kere açtı göğsünü,

on beş kere örtüldü.

onbeşlerin hepsi

bir komünist gibi öldü

Aynı dönemde Şeyh Sait ve tebaası ayaklanmış, kanlı olaylar zorlukla bastırılmıştı. Takip eden günlerde barışı, düzeni, kamu güvenliğini bozan her türlü cemiyet teşebbüsünün, kışkırtmanın ve yayının önünü kesmek için Takrir-i Sükûn kanunu çıkarılmıştı. Bu bağlamda birçok yayınevi dergi ve gazetenin kapısına mühür vurulmuştu. Yayınların genel yayın politikalarına bakıldığında irtica heveslerinin, komünizm yanlılarının ve İttihat ve Terakki kalıntısı fikirlerin artık esamesi okunmayacaktı.  Cumhuriyetin ilanı ile esmeye başlayan barış ve özgürlük rüzgârı bu hareketle geçmiş saltanat ve ittihatın baskıcı dönemini aratmıyordu. Suat Derviş bu gelişmeleri bir gazeteci olarak tam da içinden izliyordu. Yetmezmiş gibi bir de İzmir suikasti ihbari olayı ortalığı karıştırmıştı. ”Bu bir iktidar savaşı” diyordu aydınlar. Hilafet ve saltanat yanlısı ve irticacı gazeteler, dergi ve yayınevleri yanında, Resimli Ay gibi yayınlarında hükümeti destekleyen bir dergi de kapatılmıştı. Başyazarı Cevat şakir Bodrum’a ve genel yayın yönetmeni Zekeriya Sertel Sinop’a sürülmüştü. Tam da bu sırada Suat artık yazı yazmanın imkânsızlığını görerek Almanya’ya gitmeye karar vermişti. Almanya’ya gitme hazırlıklarına Almanca bilgisini daha da geliştirmeye hız vererek girişen Suat Derviş, bir taraftan da yazdığı eserleri Almancaya çeviriyor ve yayınevlerine gönderiyordu. Eserleri Almancaya çevrilen ilk roman ve hikâye yazarı Suat Derviş’tir.

Şark ekspresi ile yapılan o yolculukta Suat derviş Reşat Fuat Baraner ile karşılaştı ve bu karşılaşma o dönemde bir tanışmanın ötesine geçmedi.

Suat Derviş’in bulunduğu sırada Almanya büyük bir yoksulluğun tam ortasındaydı ve siyaseten de zor günlerden geçiyorlardı. İngiltere ve Fransa Versay antlaşması ile Almanya’ya çok ağır hükümler içeren şartları imzalatmışlardı. Silahlı asker sayısı sınırlandırılmış ve ordudan ayrılan eski askerler, yeni işsizler ordusunu kurmuşlardı. Topraklarının büyükçe bir kısmını kaybetmişler ve savaş suçlusu olarak milyonlarca goldmark tazminat ödemek zorunda kalmışlardı. Çarşı pazar ateş pahasıydı, en temel ihtiyaçlar, gıda, ilaç vs. de kıtlık başlamıştı. Halk ayaklanmış ve imparator tahtı terk edip ülkeden kaçmıştı. 1918 kasımında donanmada başlayan isyanlar tüm ülkeye yayılmış ve Weimar hükümeti işi devralmıştı. İşte tam da bu gelişmelerin ortasında Suat Derviş orada bulunuyordu.  

Suat Derviş’in romanları orada da çok beğenilmiş,  Almanya’dan sonra Danimarka, İsveç, Norveç, İspanya ve Macaristan gibi ülkelerin gazete ve dergilerinde de yayınlanmıştı.

Bu arada Hitler hükümete darbe hazırlığına girişmiş ama kalkışma 14 Nazi askerinin vurularak öldürülmesi ve Hitler’in de yaralanarak tutuklanması ile sonuçlanmıştı. Hitler iki yıl süreyle hapis yatmıştı ama bu hapis onun fikirlerinde bir değişikliğe yol açmamıştı. 2 yıl sonra Hitler sessiz ve derinden kaldığı yerden devam ediyordu. Aynı yıllarda İtalya’da Mussolini de ülkeyi çelik bir elle yönetmeye devam ediyordu.

Almanya’da bulunduğu yıllarda kültür sanat ve siyaset dünyasından birçok aydınla bir arada bulunma imkanı da buldu Suat Derviş ve dünya görüşü, fikir evrilmesi sol yönde gerçekleşti.

1928 sonları 1929 başlarında New York borsası yükselişten ani bir düşüşe geçti. Yatırımcılar ellerindeki hisselerin tamamını bir gecede sattılar. Bütün dünya bu krizden dalgalar halinde etkilendi. 4000 civarında banka battı ve binlerce çok zengin iş insanı sıfırı tüketti. Bankalarda başlayan kriz sanayi ve iş çevrelerini de vurmuş ve aynı anda tüm dünyada milyonlarca insan işsiz kalmıştı. Hitlerin pusuda beklediği dumanlı hava da nihayet oluşmuştu. Ekonomik buhran Almanya’yı kasıp kavururken Hitler de bu durumu fırsata çevirmenin peşindeydi. İşadamları olagelen ekonomik buhranı sert tedbirleri uygulayabilecek bir hükümetin çözebileceğine inanıyor ve Hitler’e olan desteklerini artırıyorlardı.

Hitler’in vaatleri arasında kamu kurum ve üniversitelerdeki Yahudi ve solcuları temizlemek ve açılan kadrolara Ari ırktan ve komünizme destek vermeyen işsizleri yerleştirmek de vardı. Otoriter rejimler dünyada belirgin bir şekilde güçleniyordu. Almanya’da bulunduğu yıllar Suat Derviş’i değiştirmiş, olgunlaştırmış bir bakıma aydınlanmasına yol açmıştı. Eğitimli, birden fazla yabancı dile hakim, iyi yetişmiş konak kızı gitmiş, onun yerine siyaset ve ekonomi konularına hakim, dünya meseleleri üzerine sözü olan, derinlikli bir aydın, bir gazeteci kadın gelmişti. Babasının ölümü sonrasında Suat yeniden İstanbul’a dönmek ve ailesinin geçimini de üstlenmek zorunda kalmıştı. Döner dönmez soluğu Zekeriya Sertel’in genel yayın yönetmenliğini yaptığı Son Posta gazetesinde aldı ve hemen o gün de orada işe başladı. Bir yandan romanları üzerinde çalışıyor, diğer yandan da harıl harıl günlük yazılarını yazıyordu. Avrupa’da olduğu yıllarda eserleri ile bulunduğu Bab-I Ali’de yeniden fırtına gibi esmeye başlamıştı. Bu arada Son Posta’da Zekeriya Sertel ‘’boğuluyoruz, biraz hava isteriz!’’ başlıklı makalesi yüzünden tutuklanıp hapse atılmıştı. Zekeriya Bey’in gazetede yokluğu Suat’ı çok etkilemiş ve kendini oldukça yalnız hissetmesine sebep olmuştu. Tam da bu sırada Cumhuriyet gazetesinden gelen teklifi kabul etmişti. Artık sokağın nabzını tutan bir muhabir olmuştu.

Hitler’in iktidara gelmesiyle Avrupa’da yeniden silahsızlanma konusu gündeme gelmişti. Oysa Boğazlar konusu hala Lozan’da olduğu gibi kalmış ve silahlanmanın önüne geçilmişti. Montrö’de Boğazlar konusunda anlaşmak üzere heyetler yeniden toplanacaktı. ..Ve tabii ki Lozan’daki tecrübesi bu konuda takibi yapacak gazetecinin Suat Derviş olması konusunda gazete yöneticilerini birleşiyordu. Öyle de oldu. Montrö’deki gelişmeleri anbean gazetesine ve tüm Türkiye’ye aktardı. Montrö sözleşmesi’nin imzalanan metnini Türkçeye çevrilmiş olarak yurda ilk duyuran da o oldu.  Bu anlaşma ile hükümet de milli mücadele yıllarından beri yoldaşlık ettiği Sovyetlerden rotayı İngiltere’ye çeviriyordu.  İngiltere İtalya’nın Akdeniz’de bir tehdit haline gelmesinin önünü boğazlarda Türkiye’yi destekleyerek kesmişti. Eğer İngiltere’nin desteği olmasaydı Türkiye Montrö’de istediklerini alamayacaktı.

Tüm dünyada hükmünü süren milliyetçilik dalgası Türk aydınını da oldukça endişelendiriyordu. Bu nedenle her kesimden aydınlar Tan gazetesinde birleştiler. Tabii ki Suat Derviş de yine kadına dair sorunlar ve çalışan kadınların sorunları başta olmak üzere dış siyasetle ilgili yazılarıyla gazetede yerini aldı.

Almanya ve İtalya’da esen milliyetçi hatta faşist rüzgara İspanya’da Franco, cumhuriyetçilere açtığı isyan bayrağı ile katılıyordu. Suat bu iç savaşı dış basından ve Ernest Hemingway’in kaleminden takip ediyordu. Suat Derviş Hemingway’i hem yakından takip ediyor hem de çok takdir ediyordu. Çünkü Hamingway hem olan biteni en canlı netlikte ulusal ve uluslararası basında duyuruyor hem de olup biten karşısındaki yerini hiç çekinmeden yansıtıyordu. Tam bir aydın sorumluluğu ile davranıyor ve bu faşist yönetime karşı duruşunu hiç çekinmeden sergiliyordu. Zekeriya Sertel bir toplantıda Hemingway’in bu duruşunu; ‘’ bir tarafta ülkesinin değerlerini, insanlarının özgürlüğünü, bağımsızlığını savunanlar var, öteki tarafta bir ülkeyi emir komuta zinciri altında yönetmeye çalışanlar. Bir aydın, bir gazeteci böylesine kritik bir konumda taraf olmayacak da ne yapacak!’’ sözleri ile takdir ettiğini belirtmişti. O yıl Ernest Hemingway İhtiyar Adam ve Deniz eseri ile pulitzer ödülünü almıştı.

O sıcak dönemi Suat Derviş yerinde izlemek ve haberlerini yapmak isterdi ama gazetesi ona Sovyetler Birliği’ne gitmek ve bir Türk gazeteci olarak oradaki gelişmeleri yerinde izlemek görevini verdi. Heyecan verici bir işti bu, tam 20 yıldır Sovyetler Birliği büyük bir değişim geçiriyordu ve bu değişimi orada, yerinde gözlemlemek Suat Derviş için muazzam bir şeydi. Suat Derviş de kendi iç dünyasında uzun zamandan beri bir başkalaşım içindeydi. Sınıf bilinci gelişmiş, olayları algılayış ve değerlendiriş biçimi emekten yana şekillenmişti. Kadın ve çalışan kadının sorunları, eşitlik mücadelesi ile başladığı yerden tüm işçilerin sorunlarına, sonrasında da mazlumların ezilenlerin yanındaki yerine gelene kadar ciddi yol kat etmişti.

Ekim devriminin 20.yılı kutlamalarında 1 Mayıs’ta Suat Moskova’daydı. Yıl 1937… Dünya iki ayrı kutba ayrılmıştı. Bu kamplaşmanın bir tarafında kapitalizmi temsilen ABD, diğer tarafındaysa sosyalizmi temsilen SSCB bulunuyordu. Suat SSCB ile ilgili gözlemlerini oldukça objektif bir biçimde ele alarak ve birçok yetkili ile konuşarak dönüşünde gazetesinde bir yazı dizisi olarak yayınladı. Ama o dönem Avrupa’nın liberal ekonomik siyasetine göz kırpılan bir süreçti. Sosyalizm güzellemeleri hükümette bulunan belli bir kesimin hiç hoşuna gitmedi. Ve Suat için hiç de şaşırtıcı olmayan son yine geldi. Ya gazete kapanacak ya da Suat gidecekti. O da gitti. Uzun zaman Bab-ı Ali’nin kapıları ona kapalı kaldı. İşsiz kaldı, romanlarına sığındı, başka başka isimlerle çeviriler yaptı ve o günlerin iç hesaplaşmalarını ablasına yazdığı bir mektubunda şöyle dile getirdi :

‘’Ne zaman ki sinir uçlarına dokundum, o zaman tokadı yedim abla.Hata yapmışım. Demek ki bu güne kadar gazeteciliği gerektiği gibi yapmamışım. Asıl yapmam gerekeni görmemiş, ihmal etmişim. Siyasal iktidar ya da iktidarların hoşuna gidenleri yazmak değil marifet. Hatalarını söyleyebiliyor musun, onların yanlış yaptıklarını öteki ülkelerde olan iyi şeylerle karşılaştırarak gözler önüne serebiliyor musun? İşte o zaman ben sana gazeteci derim! İşte tam da bunu yaptım son yazı dizimde ve afaroz edildim.’’

Yıl 1939… Suat Derviş Vakit gazetesinde uluslararası basını takip ediyor ve anbean gelişen siyasi olayları ulusa duyuran haberleri kaleme alıyordu. SSCB de Stalin Hitler’e karşı ortak hareket etmek üzere Birleşik Krallığa teklifte bulundu, ancak sonra çok pişman olacakları ret cevabını İngilizler hemen verdiler. Dünya ikinci bir savaşa doğru adım adım ilerliyordu ve beklenen çok gecikmeden oldu.  1 Eylül 1939’da Almanya Polonya’yı vurdu. Hemen ardından da Fransa ve İngiltere Almanya’ya savaş ilan etti. Suat Derviş bir yandan savaşa dair haberleri halka ulaştırırken bir yandan da sosyal ve siyasal hayata duyarsız kalamayan bir aydın rahatsızlığı ve sorumluluyla düşüncelerini daha rahat dile getirebileceği farklı mecralara da girmek istiyordu. Sonunda kendisi gibi düşünen birkaç aydınla bir dergi yayınlamaya karar verdiler. Yeni Edebiyat Dergisi savaşa karşı, faşizme ve nazizme karşı herkese kapıları nı sonuna kadar açtı. Özellikle genç kalemleri destekleyecekler ama deneyimli gazetecilerden de daima faydalanacaklardı. Emekten, haktan, adaletten ve ezilenden yana bir çizgi belirlemişlerdi kendilerine.

Reşat Fuat Baraner

Tam da bu süreçte hayatları Reşat Fuat Baraner’le yeniden kesişti. O da onlarla aynı ideallere sahip, sol aydınlar içinde ağzından çıkacak söze çok büyük değer verilen bir kanaat önderiydi. Reşat Fuat Baraner Türkiye Komünist Partisi’nin genel sekreteriydi ancak o günlerde bu görevler alenen yürütülemiyordu. Reşat Fuat da hayatı boyunca Suat gibi çok acılar çekmiş inandığı ve savunduğu değerler uğruna cezalar çekmiş bir aydındı. Özenle gizlediği Atatürk’ün teyzesinin oğlu olduğu gerçeğini de Suat çok daha sonra Reşat Fuat’ın annesinden tesadüfen öğrenmişti. Çok geçmeden de Reşat Fuat’la Suat hayatlarını birleştirdiler. Reşat Fuat kendisi için değil, çaresiz yoksul ve ezilen insanlar için tam anlamıyla feda edilmiş bir hayat yaşıyordu.

Suat Derviş, bir gün bir toplantı esnasında Reşat Fuat Baraner’in eşi olarak taktim edilmesine, ayağa kalkarak, şiddetle karşı çıkmış; ”ben edebiyatçı Suat Derviş, Kimsenin karısı olarak yad edilemem!” demiştir. O her ne kadar o dönem yaptığı işler ve duruşu ile bir feminist olarak kabul edilse de, aslında o Türkiye Komünist Hareketinin kurucularından ”kıpkızıl bir komünistti”.

2. Dünya savaşı başladıktan tam bir yıl sonra Kasım 1940’da İngiltere Almanya’nın bir ay önce Londra’nın üzerinden 185 uçak uçurmasına misilleme olarak Hamburg’a 2000 bomba bıraktı. Savaşın tüm boyutlarıyla etkileri dünya genelinde alenen hissediliyordu. Bu ortamda ekonomi yönetimi dümenini Avrupa’ya çoktan çevirmiş olan hükümet, komünizm – sosyalizm namına hiçbir şeyi duymak istemiyor, o felsefeden değerlendirecek fikre de hiçbir platformda göz açtırmıyordu. Yine birçok gazete ve dergi ardı ardına kapatılıyordu. Suat’ın dergisi de Hasan İzzettin Dinamo’nun ‘’Vatan Şarkısı’’ adlı şiiri sebebiyle süresiz kapatılmış, kendileri de sıkıyönetim mahkemesine sevk edilmişlerdi.

Varlık vergisinin uygulanmaya konulduğu günlerdi.Kurumlarda görev yapan Yahudiler işten çıkarılıyor yerine Türk işsizler istihdam ediliyordu. Ülkede derin bir kaos yaşanıyordu, tüm sosyalist düşünceye sahip aydınlar hükümet çevresinden uzaklaştırılıyor ya Avrupa’ya sürgüne gönderiliyor ya da askere alınıyorlardı. Etraflarında sadece milliyetçi, turancı, nazizm hayranı ve faşist düşünceli insanlar olsun istiyorlardı. İşte tam da bu sırada Türkiye Komünist Partisi’nin bir numarası olan Reşat Fuat Baraner’i askere aldılar. O ise tam da o günlerde Kemalist düşüncede, hakiki milliyetçi, demokrat, liberal ve ileri düşünceli yurttaşları bir cephede birleştirmek hazırlığındaydı. Gittiği birkaç aylık askerlikten bir asker kaçağı ve siyasi bir suçlu olarak dönecekti. Baraner şimdi mücadelesini hayatının ve davasının en büyük destekçisi olan biricik eşi Suat Derviş’in yardımı ile, ancak yer altından organize edebilecekti. Yani gözaltılar, izlenmeler, sorgular, hapisler çok uzakta görünmüyordu.

Diğer yandan Suat Derviş romanlarını yazmaya devam ediyordu. Yazarlık kariyerindeki çizgisini, yaşadıklarının ve şahit olduklarının da etkisiyle, toplumcu gerçekçi bir noktaya doğru hızla taşıyordu. En bilindik eserlerinden olan romanı Fosforlu Cevriye’yi o sırada yazdı. Daha sonra filme de çekilecek olan eser toplumun tüm kesimlerinden büyük beğeni topladı. (Gerçi filmin romanla isim benzeşmesinden öte pek de ortak bir yanı yoktu ama romanın rüzgarından film de oldukça nasiplenmişti.)

1945 yılında Avrupa’da Almanya ve bütün müttefikleri tüm cephelerden birer birer tasfiye ediliyordu ve savaş sona ermek üzereydi. Ancak tam da o günlerde Amerika Birleşik Devletleri Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine, Japonya onlara teslim olmuyor diye atom bombası attı. Bir anda 71.000 insan katledilmişti. Dünya bu katliama duyarsız kalmış, Türkiye’de de beklenen yankı gazetelerin olayı ele alış biçiminden kaynaklı uyanmamıştı.

1946 nın başından itibaren Nürnberg’de Nazilerin yargılanma süreci başlamıştı. Nazi subayları barışa, insanlığa karşı suç işlemekten, savaş suçlusu olmaktan ve bunları plan ve komplo ile gerçekleştirmekten yargılanıyorlardı. Almanya savaş sonrasında hızla küllerinden yeniden doğuyordu. Filistin’de yeni bir Yahudi devleti kurulmuş ve adı İsrail olmuştu. Doğu Avrupa’da birçok ülkenin yönetimi Sovyet sosyalist birliğine geçmiş, hatta Berlin ikiye bölünmüş doğu ve batı Berlin olarak anılmaya başlanmıştı. Kenti ikiye bölen bir de duvar inşa edilmişti. Doğu Berlin’in kontrolü Sovyetler birliğinde idi. İkinci Dünya savaşı sonrasında dünyada durum böyleydi. Bizdeyse, çok partili sisteme geçilmesiyle birlikte liberal bir kimlikle ortaya çıkan demokrat parti yoksulluğu yeneceği ve ülkeye daha çok demokrasi getireceği konusundaki vaatleriyle arkasında hızla güçlü bir destek oluşturdu. 1950’deki ilk seçimde de oyların %52.7 sini alarak iktidara geldi. Yeni dönemde Celal Bayar Cumhurbaşkanı Adnan Menderes de başbakandı. İkinci Dünya Savaşı sürecinde mecburiyet karşısında bile olsa ülkeyi baskı kurarak yönetmek İnönü’yü sevilmez bir lider, CHP’yi de tepki çeken bir parti haline getirmişti. Ama sol kesimdeki aydınlar gayet farkındaydı ki demokrat parti Amerikancı bir çizgide yol alacaktı. Beklenenin olması yine gecikmedi. Akademisyenlere, sanat çevrelerine, gazeteci ve yazarlara, yani aydın kesime yönelik cadı avları daha bir yılı doldurmadan seslerini kısmak üzere başlayadı. Daha çok demokrasi vaadi ile iktidara gelen Demokrat Parti ülkedeki ilerici aydınların tepesine balyoz gibi inmiş yaşama şansı tanımamıştı. Özverili vatansever evlatlarına az çileler çektirmemişti bu topraklar.  Suat Derviş de eşi Reşat Fuat Bey’e ve diğerlerine Sansaryan Han da yapılan işkencelere, hukuksuz tutuklamalara, hapislere ve artık Bab-I Ali yokuşu’nda kendisine konan mesafeye bakınca Fransa’ya gitmekten başka çare bulamadı. Zira yurtta artık kirasını bile ödeyebileceği parayı kazanamıyordu…

Ankara Mahpusu-Suat Derviş

Fransa’da yine gecesini gündüzüne katıp romanlarını yazmaya devam etti. Orada yayınlanan ilk romanı ‘’Ankara Mahpusu’’ydu. Romanını Türkiye’de Zeynep ismi ile yazmış ama yayınlatamamıştı. Romanı Fransa’da edebiyatseverler ve eleştirmenlerden büyük beğeni aldı. Edebiyat dünyası onu Legion d’onore ödüllü Bosnalı yazar İvo Andric’le ve eseri Ankara Mahpusu’nu da ‘’Drina Köprüsü’’ ile kıyaslıyorlardı. Hatta Suat Derviş’in romanını daha gerçekçi buluyorlardı. Hemen ardından ‘’Yalı’nın Gölgeleri’’ romanıyla hızla giriş yaptığı edebiyat dünyasında fırtına gibi esmeye devam etti ünlü yazar. Yeni eseriyle de Fransız roman okurlarının dünyasına bomba gibi düştü. Onu Gorki’yle, Balzac’la Caldwell’le, Steinbeck’le özdeşleştirdiler. Almanya’da Suzet Doli adı ile tanınan Suat Derviş şimdi de Fransa’nın Suat Dervish’i olmuştu. Romanları Avrupa’nın çok ciddi yayınevleri tarafından yayınlanıyor hatta İspanya’nın sayılı yayınevleri ülkelerinde yayınlamak için görüşmeler talep ediyorlardı. Ama gelin görün ki kendi ülkesi bu edebiyat dehasına kayıtsız kalıyordu. Onu kendi ülkesinde açlığa, yokluğa, yoksulluğa terk ediyor, işkencelere, hapislere maruz bırakıyordu. Ülkeyi yönetenlerle fikri uyuşmazlığa düşmek ve bu eleştirilerini dile getirmek Suat Derviş’in ipinin çekilmesine yetmişti. Tüm iş kapılarının yüzüne kapanmasını sağlamış, yetmemiş hapishanelerinde zulmedilmiş ve onu ülkesini terk etmeye mecbur etmişlerdi.

O sırada Fransa’da da Cezayir bunalımı denilen olay baş göstermişti. Fransa’nın sömürgesi olan Cezayir’den asker çekilmek istemiyordu. Hükümet çekilme kararı almasına rağmen uygulayamıyordu.  Askerler bir darbe hazırlığındaydı. Hükümet görevden çekilerek ikinci Dünya Savaşı’nın parlayan yıldızı da olan de Gaoulle’ü  göreve çağırdı. De Gaulle göreve gelir gelmez Cezayir’e bağımsızlığını kazandırmak üzere Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi yetkilileri ile masaya oturdu. Derhal onları sömürge konumundan çıkardı. Halkının gönlünü bir kez daha kazanan lider sadece bununla da kalmadı, birleşmiş bir Avrupa olma fikrini de ortaya attı. Iki kutuplu dünyanın orta yerinde sıkışmış ve korkak Avrupanın birleşmek ve güçlenmekten başka çıkar yolu yoktu. Ve öyle de oldu…

27 Mayıs 1960’ta silahlı kuvvetler tarafından gerçekleştirilen darbede Suat Derviş Fransa’da idi. Demokrat Parti’nin baskıcı ve kardeş kavgasına yol açan söylemleri gerekçesiyle silahlı kuvvetler bu darbeyi yapmıştı. Darbenin ardından uzun süren Yassı Ada yargılamalarından sonra Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan idam edildi.  

Darbeden 5 ay sonra çıkarılan af yasasıyla Suat Derviş’in eşi Reşat Fuat Baraner serbest kaldı ve Suat Derviş İstanbul’un yolunu tutu.

Dünya yeni ve farklı bir dönemece daha giriyordu.  Amerika Birleşik Devletleri’nin desteği ile hükümete gelmiş olan iktidarlar ABD’nin tüm desteğine rağmen bir bir devriliyordu. Güney Vietnam’da ABD’nin verdiği tüm desteğe rağmen hükümet yıkıldı. ABD de buna karşılık 1964’te Tonkin Körfezinden destroyerlerle Kuzey Vietnam’ı vurdu. Binlerce ABD’li ve Vietnamlı genç bu anlamsız savaşta can veriyordu.  Suat Derviş aktif bir gazeteci olmamakla birlikte BBC’den, VOA’dan ve Doğu Almanya’dan yayınlar yapan radyolardan savaşı anbean takip ediyordu. ABD’nin taraflı yayınlarında kendilerini haklı gösteren gerekçeleri anlamakta zorluk çekiyordu ama  diğer yandan da Doğu Almanya’da Sovyet yanlısı radyoların da bunu bir Amerikan karşıtlığı propagandası haline getirmesine şahit oluyordu. Bununla birlikte dünyanın her yanından bu anlamsız savaşa tepkiler çığ gibi büyüyordu. ikinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından temelleri atılan yeni uluslararası ekonomik düzen yani kapitalist ekonomik sistem özellikle geri kalmış daha doğrusu geri bırakılmış ülkelerce sorgulanmaya başlanmıştı. Dünyanın her yerinde ABD’nin uyguladığı politikalara tepkiler yükseliyordu. Tam da o sırada 1968’de Nobel Barış ödüllü zenci hakları savunucusu Martin Luther King ve John F. Kennedy öldürüldü. Diğer taraftaysa Sovyetlerin Çekoslovakya’da dayattığı komünizme de öğrenciler, gençler tepki gösteriyor, yer yer ayaklanmalar oluyordu. Aslında aydınlar ABD’nin kapitalizmine de Sovyetlerin komünizmine de karşıydı. Çünkü esas karşı oldukları şey diktatörlüktü. Tüm dünyada yükselen özgürlük seslerine Türkiye’nin sağduyulu gençleri de ses verdiler. Önce öğrenciler, sonra işçiler örgütlendiler. İşçiler tüm dünyada haklarını almak için direnişteydi. Türk işçileri de 15-16 Haziran’da grev ve lokavt kanununda değişikliğe gidilmesi için örgütlü bir biçimde greve gidecekti. 100.000’den fazla işçinin katılımı ile gerçekleşti bu direniş.

ABD Deniz kuvvetlerine bağlı 6. filo Dolmabahçe’ye demiratınca gençler ayaklandılar. Dünyanın polisi rolüne soyunan ABD’ye İstanbullu öğrenciler hak ettikleri dersi, onları demirattıkları Dolmabahçe’den denize atarak verecekti. O dönemde yine ABD tüm dünyada kendilerinin desteği ile gelen hükümetlere yükselen sesleri bastırmak için olmadık ayak oyunları ile karışıklıklar çıkarıyor, her yere kendi sistemini dayatmaya çalışıyordu. Öğrenci gençlerin, işçilerin ve aydınların örgütlü bir biçimde karşı çıkışlarıyla işçiler sendikal haklar da dahil birçok özgürlükçü haklara kavuşmuşlar, üniversiteler de demokrasinin işletildiği aydınlık eğitim kurumlarına dönüşmüştü. Ta ki 80 darbesine kadar…

12 Eylül 1980 ihtilaliyle birlikte, işçi sınıfı o dönemde kazandığı neredeyse bütün haklarını kaybetti. Üniversitelerde esen özgürlük rüzgarları sona erdi. Üniversiteler tüm özerkliklerini kaybettiler. Aydın akademisyenler kovuldu. Ülkesinin daha demokrat, daha özgür ve bağımsız olmasını isteyen onun için mücadele eden onbinlerce öğrenci işkencelerden geçirildi, sorgularda kaybedildi, hapsedildi. Ilerici, aydın ve gelecek için umut olabilecek bir kuşagın üzerinden silindir gibi geçildi.

ABD tüm dünyaya gönderdiği büyükelçiler vasıtasıyla, bir nevi ajanlık faaliyeti ile, anti komünizm propagandası yapıyor sesi yükselenlerin tepesine biniyorlardı. O günlerde, 1969 un 30 Eylül’ünde Taylan Özgür sırtından vurularak öldürüldü. İstanbul’a öğrenci birlikleri toplantısına gelmişti ve adı ABD büyükelçisi Kommer’in otomobilinin yakılması ile ilgili olayda geçiyordu. Suat Derviş bir şeyler yapılması gerektiğine inanıyor ve kendisi gibi duyarlılığı olan insanlarla bir araya gelip çözüm arıyordu. Sonunda sadece kadınlardan oluşan Devrimci Kadınlar Derneğini kurdu, Taylan Özgür’ün annesi Necla Özgür’le. Dernek 1971 yılı 8 Mart Dünya emekçi kadınlar günü etkinlikleri için hazırlanmaya başladı.

Artık 50’li yaşlarının sonundaydı, 60’ına merdiven dayamıştı Suat Derviş. Hızla kilo alıyor ve kiloları nedeniyle şeker hastalığı da hızla ilerliyordu. Sık sık girdiği şeker komaları gözlerini vurmuştu. Artık okuyup yazması iyice güçleşmişti. Geçimini okur-yazarlıklıktan temin eden bir insan için görmemek ne demektir. Ameliyat olmaya karar verdi ve o dönem Sovyetlerde büyük sükse yapan eserlerinin de yardımıyla Moskova’ya gitti ve orada göz ameliyatı oldu. Ancak ameliyat varolan görme yetisini neredeyse tamamen elinden almış sonuç daha da kötü olmuştu. Şimdi bir de hiç dinmeyen ağrılar ile mücadele ediyor dünyaya kalın bir pus perdesinin ardından bakmaya çalışıyordu. Ama bu halinde bile onunla uğraşmaktan vazgeçmiyorlardı. 

Arthur Miller’ın Cadı Kazanı oyununun oynandığı gün yanan kültür sarayı olayı için onu da sorguya çağırmışlardı. Bu yangını kimlerin çıkardığı ve kimlerin işine yaradığı gün gibi ortadayken asıl sorumlu ve suçluların üzerine hiç gidilmemiş, kendisi gibi sol aydını temsil eden insanlara hiç yoktan sebeplerle gözaltılar ve  hapis cezaları verilmişti.

Türkiye yine olağanüstü bir dönemden geçiyordu… 12 Mart 71 de Silahlı Kuvvetler bir muhtıra vererek Demirel’in istifasına yol açmışlardı. Muhtıranın hemen ertesinde ordu kendi içine dönmüş ve solcu bilinen subayların da tasfiyesine girişmişti. Sonraki olaylar tam da Suat Derviş’in onca yıllık deneyimli gazeteci kimliği ile önsezilerini doğru çıkaracak nitelikte devam edecekti. 1970 Mart ayında öğrenime ara verilen ODTÜ’den sonra İTÜ ve ardından Robert Kolej de kapatıldı.  26 Nisanda 11 ilde sıkıyönetim ilan edildi.

16 Haziran’da Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının ardından Mahir Çayan ve arkadaşlarının yargılanmasına da başlandı. 30 Kasım’da Mahir ve 4 arkadaşı hapisten kaçtı. 1971 Mart ayında ise Mahir Çayan ve arkadaşları Kızıldere’de pusuya düşürülüp öldürüldü.  Deniz Gezmiş ve arkadaşları savcının idam talebiyle ile yargılanmaya devam ediyordu. 1971 yılı 12 Martında gelen muhtıra ile okuyan, düşünen, ülkesinin geleceği için çırpınan genç insanların üzerinden silindir gibi geçilmişti. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan Adnen Menderes ve arkadaşlarına misilleme olarak, ”Şan Olsun” diye asılmışlardı…

Suat Derviş gözlerini iyiden iyiye kaybetmişti artık ne yazabiliyor ne de okuyabiliyordu. Hayatını kazanabileceği hiçbir şeyi yapamıyordu artık. Evinin kirasını bile ödeyemiyor, geçimini temin edemiyordu. Yaşadığı daireyi boşaltmak zorunda kaldı. İzbe bir sığınağa taşındı. Konaklarda doğmuş, özel bakıcılarla el bebek gül bebek büyütülmüş, özel hocalardan ders alınıp titiz bir eğitimden geçirilmiş konak kızı Suat Derviş, bir zamanların Bab-ı Ali’nin peşinde koşulan gazetecisi, eserleri Avrupa’da fırtınalar koparan roman yazarı ne hallere düşmüştü. Ama o son ana kadar direnmekten, inandığı değerleri savunmaktan, doğru bildiğini söylemekten asla vazgeçmedi. Tam anlamıyla devrimci bir kadındı. O kışı hastalıklar ve yokluklar içinde zar zor çıkardı. Sonunda iki arkadaşının ısrarıyla hastaneye kaldırıldı. Zira artık kendi bakımını bile yapamayacak duruma düşmüştü. Ve o yıl 23 Temmuz 1972’de hayata veda etti… 

Size Osman Balcıgil’in Suat Derviş’in hayatını anlattığı romanı ”İpek Sabahlık”tan yola çıkarak çok sıradışı, çağının çok ilerisinde yaşamış ve işler başarmış bir kadının hikayesini anlattım. Suat Derviş, öyle bir dönemde yaşamış ki hep birşeylerin dönüm noktasında olmuş. Hem kendi dönüşmüş, hem de birşeylerin dönüşmesinde etkin rol almış. Attığı her adımla ilk ve öncü bir rol oynamış. Sadece bizim yakın tarihimize değil, Avrupa, ABD ve SSCB’de de gelişen ekonomik ve siyasi olaylara aydın ve gazeteci kimliği ayrıcalığı ile tanıklık etmiş ve olayları yorumlamış… Bugün bu edebiyat dehası kadının eserlerinin bir çoğuna ulaşamıyoruz bile, ya baskıları çok çok önceleri tükenmiş, yeni basımları yapılmamış, daha büyük çoğunluğu ise sadece tefrika edildiği gazetelerin sayfalarında heba olmuş, yok olup gitmiş…Bu nasıl bir vefasızlıktır?

Peki, sizce bu muazzam kadın, Suat Derviş Neden unutturuldu?

6 thoughts on “SUAT DERVİŞ NEDEN UNUTTURULDU?

  1. Bilmediğimiz o kadar çok şey varmış ki! sayenizde unuttuklarımızı hatırlayıp bilmediklerimizi öğrendik vakit bulup bizlerle paylaştığınız için yürekten teşekkür ederim.

  2. Bilmediğimiz o kadar çok şey varmış ki! sayenizde unuttuklarımızı hatırlayıp bilmediklerimizi öğrendik vakit bulup bizlerle paylaştığınız için yürekten teşekkür ederim.

  3. Bilmediğimiz o kadar çok şey varmış ki! sayenizde unuttuklarımızı hatırlayıp bilmediklerimizi öğrendik vakit bulup bizlerle paylaştığınız için yürekten teşekkür ederim.

  4. Geçmiş dönemi bu yazı ile film gibi izleyerek okuduk. Maalesef bugün de hiç bir şeyin değişmediğini aynı filmin bugünün izleyicileri olarak hayatımızı aynı körlükte yaşamaya devam ettiğimizi bize hatırlattınız, teşekkür ederiz. Emeğinize, yüreğinize sağlık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Sosyal Hesaplarımız