JACK LONDON’DAN MARTİN EDEN’E…

KARŞILAŞTIRMALI BİR DEĞERLENDİRME

Jack London, asıl adı John Griffith London (John Griffitl Chaney) 12 Ocak 1876-22 Kasım 1916

Amerikan edebiyatının en ünlü macera ve siyasi içerikte eserler veren varoluşçu-reaslist yazarlarından biri olan Jack London’un eserleri 50 den fazla dilde ve dünyanın birçok ülkesinde satış rekorları kırmaya devam ediyor. Neredeyse tüm eselerinde ortak yön yaşam kavgası ve bu mücadeleyi dile getiriş biçimindeki romantik üsluptur. Yakın tarih klasikleri arasında yer alan eserleri bizde de halen güncelliğini koruyan ve çok okunan eserler arasında değişmez yerini korumaktadır. Kendisi hayat görüşü olarak sosyalist bir bakış açısını benimseyen London’un eserlerinde; yaşam kavgasını romantik bir üslupla anlatırken, çoğu eserinde de sert bir kapitalizm eleştirisi göze çarpar. Bu makale de amacımız Jack London’un en çok dikkat çeken eserlerinden birisi olan yarı kuramsal otobiyografik eseri Martin Eden’in izdüşümünde hayat kronolojisi ile paralelliklere dikkat çekmektir. Zira Martin Eden romanında Jack London’un özyaşamsal hikâyesine yer verdiği onu yakından tanıyanlar ve edebiyat otoriteleri tarafından da doğrulanmaktadır. Şimdi hayat öyküsünden yola çıkarak adım adım Martin Eden penceresinden Jack London’a bir göz atalım.

JACK LONDON’UN DOĞUMU VE YAŞAMININ DAHA İLK YILLARINDAKİ DRAMI

ANNESİ, JACK’IN BABASI ÇOCUĞUN KENDİSİNDEN OLDUĞUNU KABUL ETMEYİNCE İNTİHAR GİRİŞİMİNDE BULUNUR…

Jack London’un annesi olan Flora Wellman, spiritüalist bir müzik öğretmenidir. Babası olduğu tahmin edilen William Chaney ise bir astrologdur. Ancak babası annesinin hamileliğini öğrendikten sonra bebeğin aldırılması istemiş ancak buna karşı çıkan annesi ile yollarını ayırmışlardır. Burada o dönemin gazetelerinde de yer alan bazı spekülasyonlar vardır.  Babası olduğu düşünülen William Chaney, iktidarsız olduğunu dolayısı ile Jack London’un babası olamayacağını annesinin başka erkekler ile birlikteliği sonucu hamile kaldığını öğrenmesi sonucu aldırmasını istediğini beyan etmiştir. London bu bilgiye ilk bakıcısı ve hayatında ilk anne figürünü oluşturan kadın olan Virginia Prentiss ‘ten ulaşmıştır. Ancak bunlar iftira olmanın ötesine geçememiş, bir takım iddialar olarak kalmıştır. Bu olay üzerine annesi silahla kendini vurarak intihar etmeye kalkışmışsa da yaralanarak kurtulmuş ve geçici bir hafıza kaybı ve ruhsal bir takım bozukluklar ile yıllarca mücadele etmek zorunda kalmıştır. Bu süreçte dünyaya gelen London’un bakımı da eski bir köle olan Virginia Prentiss’e bırakılmıştır. Sonrasında annesi eski savaş gazisi yeni başarısız esnaf olan John London ile bir evlilik yapmış ve Jack London annesi ile birlikte yaşamaya başlamıştır. Jack London hayatının bu sürecinde Oackland’dadır ve ilkokula başlamıştır ancak maalesef 14 yaşında okulu bırakıp çalışma hayatına atılmak zorunda kalmıştır.

Martin Eden romanında başkahramanın kendisi olduğunu düşünerek hayatı ve eserinde anlattığı Martin Eden’i karşılaştırmaya başlayalım…

Jack London eserinde anlattığı gibi aslında çok da yoksul bir aileden gelmemektedir. Annesi bir müzik öğretmenidir. Ancak hayatında yaptığı yanlış eş seçimleri onun ruhsal durumunu bozmuş ve çocuğuna yeterince ilgi gösterip yanında olamamıştır. Bu nedenle London’un eğitim hayatı kısa sürmüş ve erken yaşta çalışma hayatına atılmak zorunda kalmıştır.  Önce bir konserve fabrikasında çalışmaya başlayan Jack  ağır koşullar altında 12-18 saat süren çalışmaya fazla dayanamamış ve farklı arayışlara girmiştir. London bu sırada sütannesinden aldığı borç para ile edindiği küçük bir sandal sayesinde istiridye avcılığına başlamıştır. Ancak bu macerası da kısa sürmüş ve bir süre de deniz kuvvetlerinde balıkçı devriyesi olarak çalışmıştır. Romanında esas karakterin deniz işçisi olduğu bölümlerde anlatılanlar yaşamının bu yıllarındaki deneyimlerine dayanıyor olsa gerektir…

Konserve fabrikasında yaşadığı deneyimler ve gözlemleri, romanında kız kardeşi Mary ve diğer Market Caddesinin güneyinde yaşayan işçi kesiminden insanların anlatıldığı bölümlerde onların yaşam zorluklarını anlattığı satırlara ruh vermiş ve okuyucuya da gerçek anlamda o şartların zorluğunu çok başarılı bir biçimde aktarabilmiştir.

JACK LONDON’UN OKUYARAK KENDİNİ YENİDEN YARATMA SÜRECİ…

Jack London romanında da anlattığı üzere gerçekten de yaşadığı bölgenin yerel kütüphanelerinde kitap okuyarak kendini geliştirmiştir. Okuduğu eserler arasında kendi yaşamında motivasyon alacağı çok değerli örneklerle karşılaşmış ve onları kendine de rol model edinmiştir. Özellikle Oudia’nın Signa eserinde İtalyan bir köylü çocuğunun opera bestecisi olarak ün kazanması onu derinden etkileyecek ve ileride kendisinin de iyi bir yazar olabilmesi konusunda iç dinamiklerini harekete geçirecektir. Hayallerinin gerçek olabileceğini ve çalışarak bunu kendisinin de başarabileceğini görmüştür artık. Okumaları sırasında kendini, hayatı, evreni keşfetmenin yollarını öğrenmiş farklı bakış açılarından edindiği bilgi birikimi ile dünyayı farklı bir gözle algılamaya başlamış hatta fikirleri birbiri ile kıyaslayıp bunlardan çıkarım yaparak kendisi de yeni fikirler üretmeye başlamıştır. Artık her şeyi çok farklı görüyor ve ait olduğu sınıfın çok ötelerinde olduğunu hissediyordur. Ama bu onu bir idealistten çok bir realist yapmış ve gerçeklikten asla ayrılmayan bir kişilik geliştirmesine yol açmıştır. O sırada tam da romanında anlattığı gibi lisede okuma kararı almış ve ilk yazınsal deneyimlerini de bu yıllarda gerçekleştirmiştir. Ancak bunlar başarısız deneyimler olarak kalmıştır. London tam bir okuma aşığıydı bunu bir de üniversite diploması ile taçlandırmak istediyse de maalesef aynı zamanda çalışmak zorunda olduğu için maddi imkânsızlıklar buna olanak tanımamıştır. Sadece bir dönem devam edebildiği üniversitenin ona en önemli kazanımı Charles Darwin ve Friedrich Wilhelm Nietzsche’nin eserleri ile tanışma olanağını bulmuş olmasıdır. Bu iki isimin daha sonraki yıllarda kendisine fikir dünyasını geliştirmek ve zenginleştirmek konusunda eşsiz katkıları olacaktır.

Friedrich Wilhelm Nietzsche

Gerçek yaşamında da süreç aynen Martin Eden’de anlatıldığı gibi kendi kendini yetiştirmek adına adeta kendine okuma işkenceleri yaparak bir yandan da bunlardan derin bir haz alarak geçmiştir.

London o süreçte bir de altın avcılığında şansını denemiştir.  Romanında geçen inci avcılığı hikâyelerinin esin kaynağı tam da bu deneyimleridir. Klondayk’a gitmiş uzun süren yolculukta birçok deniz işçisi gibi o da gıdasız kalmış ve iskorbüt hastalığına yakalanmıştır. İyileşme süreci hiç de kolay geçmemiş bedeninde ağır hasarlar bırakmıştır. 6 ay süren bu dönemi de Klondayk’da geçirmiştir. Romanında cüzamlıların kaldığı ada köyünden oranın liderinden ve onun kurtulmasında rol oynayan prensesten bahsettiği bölümler buradaki yaşamının yansımalarıdır.

London Dawson’a döndüğünde Bond ailesi ile tanışır. Bond ailesi London’un ev sahibiydiler ve iki oğulları da üniversite de mühendislik okumaktadır. Sıkı birer cumhuriyetçi olan aile London üzerinde iş etiğine bağlı bir sosyal vicdan ve sosyalist eğilimler sahibi olması yönünde derin etkiler yaratmışlardır. London artık okuduğu felsefi metinler ve ailenin yarattığı etkilerle aktif bir sosyalizm destekçisi olmuştur.  20li yaşlarında sosyalizmi benimseyen London  ‘’Nasıl Sosyalist Oldum’’ adlı makalesinde bu süreci ayrıntıları ile anlatır. Kendisi de işçi sınıfından birisi olarak başladığı hayatında, toplumun en alt tabakasını içinden geçerek çok yakından tanıma imkanı bulmuş  ve kendini geliştirme sürecinde edindiği bu bilgi ve gözlemler ile sosyalizmi çok derinlemesine anlamladırabilme olanağı bulmuştur.  O dönemde London yazışmalarının sonuna ‘’devrim İçin’’diye yazarak imza atıyordur. Hatta o dönemde Amerika’nın farklı eyaletlerinde bu konularda konuşmalar yapmak için bulunmuş ve bu nedenle bir ay kadar da hapis yatmak durumunda kalmıştır. Martin Eden romanında hayatını bir kavgada kurtardığı Artur’un ailesi ile tanışmak üzere evlerine yemeğe davet edilmesi ile başlayan burjuva hayatını daha yakından tanıma süreci de tıpkı Bond ailesi ile tanışması gibidir. Bir farkla ki romanında Martin Eden azılı bir sosyalist düşmanı gibi anlatılırken Jack London gerçek hayatta tam anlamı ile bir sosyalisttir. Martin Arthurlara davet edildiğinde onun kız kardeşi ile tanışır ve onun duru güzelliğinden çok etkilenir. İçinde bulunduğu evin ortamının sakinliği, döşemesindeki görkem, duvarlarındaki sanat eserleri ve kütüphanesi onu çok etkiler. Böyle bir hayata ait olmanın ve Ruth’a sahip olmanın hayallerini kurar. Ruth’un eğitimi, görgüsü, asaleti, bilgisi, eğitim hayatı Martin Eden’i adeta büyüler. Ama Ruth’a ve o hayata erişmenin tek yolu ona göre kendini entelektüel anlamda yetiştirmekten ve bu yolla para kazanabilmekten geçiyordur. Ruth onu bu erişmek istediği yaşam biçimine ve sonrasında kendisine ulaşmakta gerçek anlamda motive eden yegâne dinamiktir…

Bu süreçte London beden gücü ile çalışmaktan kurtulmanın tek yolunun beyin gücü ile üretmek olduğunu da keşfetmiştir. Bu farkındalık onun yaşamı boyunca yazmak, yazmayı iş edinerek meslek haline getirmek ve yoksulluktan çıkış ve onu zenginliğe eriştirmek konusunda bir araç olarak benimsemesini sağladı.  Çok okudu, çok araştırdı, gecesini gündüzüne kattı, birikimlerini kendi hayal gücü ile birleştirerek yazıya dökmeye başladı. Bu bir türlü verdiği emeğin karşılığını bulamadığı çalışmaları yaptığı sancılı süreç  Martin Eden romanında  çok can yakıcı bir biçimde aktarılmıştır. Etrafındaki hiç kimse ona inanmazken o bir an bile umudunu yitirmeden çalışıp üretmeye devam etmiştir. Ancak hikâyeleri yayımlanması için gönderdiği dergilerden tek tek geri gönderilmekte ve bir türlü o elde etmek istediği maddi gelire ve başarıya ulaşamamaktadır. Hatta bir keresinde dergilerden biri eserine sadece 5 dolar ödemeyi teklif ettiğinde yazmaktan vazgeçmek noktasına gelmiştir. Bu umutsuzluk ve vazgeçmişlik anında bir yayınevlerinden gelen beklenmedik teklifse onu bu kararından vazgeçirmiş ve büyük bir gayretle yazmaya teşvik etmiştir. Romanında Martin Eden’in gelen yayınevleri tekliflerine bir yerden sonra hiç önem vermemesi, tekliflere karşı umursamaz ve kayıtsız kalışı çalışmanın zorluklarının değerinin bu yayınevleri tarafından geç anlaşılmış olmasına bir tepki niteliğindedir. Gerçekten çok çalışmış ama karşılığını ondan çok daha zor almıştır. Sonunda istediğini elde etmiş,  yazarak hayatını kazanmaya başlamış, ünlü bir yazar olarak çok da kazanmaya başlamıştır.  Ama tüm zorlukları göğüsleyerek deneyimlediği yaşam sürecinde karşılaştığı burjuva çevresinden insanlar onların gerçek yüzlerini tanımasına içlerindeki kofluğu görmesine olanak tanımıştır. Ve bu buhranlı sürece Ruth’un ona bir türlü gerçek anlamda güven duyamaması, onun büyük bir yazar olabilmesine olan itimatsızlığı da eklenince onun burjuva hayatına erişme hayalleri de anlamını yitirmiş adeta bir sabun köpüğü gibi sönmüştür.

ESERLERİNDEN PARA KAZANMAYA BAŞLAYAN JACK LONDON’UN HAYATINDA BU SÜREÇTE NELER OLUR?

London artık eserlerinden kazanmaya ve hayatı yoluna girmeye başlamıştır. Oakland’ın Lake Merritt bölgesinde kiralık bir villada yaşamını sürdürmektedir ve orada şair George Sterling’le tanışmıştır. Şair ile çok iyi bir dostluk kuran London ondan çok etkilenmiştir. Sterling karga burunlu ve aristokrat tavırları olan bir adamdır ve London ona Greek lakabını takmıştır. London daha sonra Sterling’i otobiyografik eseri Martin Eden’de Russ Brisinden karakteriyle ölümsüzleştirecektir.

London’un yazınsal kariyeri yolunda 15.000 ciltlik eser okuduğu tahmin edilmektedir. Sonraki yıllardaki bir röportajında kütüphanesini göstererek ‘’benim ticari araçlarım’’ dediği bilinmektedir. London yazma işini edebi eserler vermek kaygısıyla değil gerçekten de bir para kazanma aracı olarak görmüştür. Hayatını 2. Evliliğinde (1905te Charmin Kittredge)gerçekten sevdiği kadınla birleştirip çiftlik yaşamına geçtikten sonra da yazma işini neredeyse tamamen bırakmış ve sadece ekstra çıkan masrafları karşılamak üzere yazma gereksinimi duymuştur ve gerçekten bu konuda çaba göstermediği de açıkça ortadadır. Ancak çiftçilik kariyeri de tam bir fiyaskodur. Zengin toprak ağası rolünü iyi benimsemiş ancak çiftliğin gerçek sorunları ile hiç ilgilenmemiştir.

JACK LONDON’UN YAZIN HAYATI VE ÖLÜMÜ ÜZERİNE SON BİRKAÇ SÖZ…

London eserlerini kurgularken eski gazete kupürlerini ve büyük oranda satın aldığı taslakları kullanmaktaydı. Martin Eden’ de de yazı yazma kariyerinde belli bir noktaya ulaşmanın hemen öncesinde, öykü yazıcılığında şablon üzerine yazmayı keşfetmiş ve daha sonraki neredeyse tüm öykülerinde aynı şablonu farklı hikayeleri anlatmakta kullandığını anlatmıştır. Ancak gerçek yaşamında London defalarca intihal ile suçlanmış hatta birkaçında da bu suçlamaları kabul ederek özür dilemiştir.

Jack London’ a kadar olan süreçte edebi ürünler soylu sınıflar, burjuvalar ve aristokratlar için üretilen eserlerdi. London eserleri ile edebiyatın tüm sosyal sınıflar için olabileceği anlayışını topluma kazandırdı. Dolayısı ile Amerika’da proleter edebiyatın yaratıcısı Jack London’dur dersek, hiç de yersiz olmaz. Hatta bu tezimizi 1929 yılında Amerikan New Masses dergisinin ‘’o Amerikan dehasının bu güne dek doğurduğu ilk ve tek proleter yazardır.’’dediği satırlar ile doğrulayabiliriz.

Jack London henüz 40 yaşında iken 22 kasım 1916 da yaşama veda etmiştir. Onun ölümü ile ilgili 3 ayrı senaryo bulunsa da birçok kaynağa göre intihar olarak kabul edilmektedir.  London böbrek hastasıydı. Böbrek yetmezliği dolayısı ile çok ağrı çekiyordu. Acılarını dindirmek için sürekli morfin alması gerekiyordu. Bir iddiaya göre aşırı doz morfinden hayatını kaybetmiştir.  Bunu intihar şeklinde yorumlayanlar hiç de az değildir. Böyle olduğunu düşündüren de büyük ihtimalle Martin Eden’in hayatını intihar ile sonlandırmış olmasıdır. Amerikanın halen en çok okunan yazarlarından birisi olan Jack London’un cesedi kendi vasiyeti üzerine yakılmış ve’’öldüğüm zaman küllerimin bu tepede dinlenmesini istiyorum’’ dediği Kaliforniya’daki şu an adı ‘Jack London Eyalet Tarih Parkı’ olan yere gömülmüştür. Mezar taşı sürdürdüğü yalın hayatı yansıtırcasına sadece yosun tutmuş bir kaya parçasıdır.

Kaliforniya‘Jack London Eyalet Tarih Parkı’nda bulunan mezarı

Martin Eden’de bilindiği üzere yazma kariyerini en popüler olduğu zamanda bırakmış artık üretmekten vazgeçmiş, yaşamda tüm çabaların ve her şeyin ona anlamsız geldiğini düşündüğü bir zamanda düştüğü boşlukta intihar ederek hayatını sonlandırmıştır. Eden’i intihara sürükleyen çok sevdiği kadının ona asla inanmaması ve onu anlayamaması ve onu yegâne anlayan kişi olan en sevdiği arkadaşı  Brissenden’in ölümü olmuştur. Diğer yandan entelektüel anlamda kat ettiği mesafenin ve verdiği emek ve gayretin karşılığı onun ihtiyacı olduğu ve umduğu zamanda gelmedi. Maddi anlamda düştüğü sıkıntılar onu manevi anlamda da çok sarstı ve yıprattı. Diğer yandan kültürel anlamda içinden çıktığı işçi sınıfının artık çok ilerisindeydi, ulaşmayı amaç edindiği burjuva sınıfınınsa içerikte aslında ne kadar boş ve kof olduğunu zaman içerisinde onları daha yakından tanıdıkça acı içinde anladı. Onların gösterişe dayalı, şekilci ve duygudan uzak davranışları, boş inançları, geleneğe sıkı sıkıya taparcasına bağlılıkları onu adeta tiksindiriyordu. Görünüşte eğitimli insanlardı ama neyi bildiklerini bilemeyecek kadar cahildiler. Şimdi ne işçi sınıfında ne de burjuva çevrelerinde kimse ile aynı dili konuşamıyordu. Kendini gerçek anlamda hiçbir sosyal sınıf içerisinde konumlandıramıyordu.  Jack London’un ölümü gerçekten bir intiharsa, onu bu sona getiren sebepler arasında yaşadığı bu kimlik bunalımının yeri de yadsınamaz elbette…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Sosyal Hesaplarımız