İkililer Serisi: Stefan Zweig ve Sabahattin Ali

İKİ DERİN RUH

Bazen okuduğumuz yazar ve şairlerin, izlediğimiz yönetmenlerin, tablolarına baktığımız ressamların birbirlerine benzediklerini, hatta birbirlerinin farklı zaman ve yerdeki yansımaları gibi olduklarını düşünürüm. Yeni oluşturduğum bu serimde sizinle bu sanatçıları paylaşmak istiyorum. Bunun için ilk yazımdaysa günümüzün en çok bilinen yazarlarından olan Stefan Zweig ve Sabahattin Ali’yi seçtim. İki yazarın da kaleminin çok güçlü ve etkileyici olduğuna şüphe yok. Fakat ondan evvel size önce yazarların hayatlarından bahsetmek istiyorum.. Ayrıca dün Sabahattin Ali’nin ölüm yıl dönümüydü. Kendisini sevgi ve saygıyla anıyorum..

Stefan Zweig

« Suskunluğun siyah okyanusundaki cam fanuslu bir dalgıç gibi yaşıyordu insan, kendisini dış dünyaya bağlayan halatın kopmuş olduğunu ve o sessiz derinlikten hiçbir zaman yukarı çekilmeyeceğini ayrımsayan bir dalgıç gibi hatta.»

-Satranç

Dünyaca ünlü yazar, 1881 yılında Avusturya’da « Viyana » dünyaya geldi. Ailesi varlıklı olduğundan iyi bir eğitim aldı. Zira İngilizce, Latince, Yunanca, Fransızca gibi dilleri konuşabiliyordu. Lise döneminde Alman şair Rilke’den etkilendi ve ilk şiirlerini yazmaya başladı. Üniversitede ise felsefeye yönelerek kendini geliştirmeye devam etti. 1901’de ilk şiir kitabı olan « Gümüş Teller » i çıkardı. 1904 yılında « Hippolyte Taine’ın Felsefesi » adlı tezini savundu ve Viyana Üniversitesi’nden doktora unvanı aldı. Hayatının büyük bir kısmında çeşitli ülkelere uzun seyahatler yaptı. Seylan, Kaltüka, Kuzey Hindistan, New York, Kanada, Porto Riko gibi yerlere gitti.  H.G. Wells, James Joyce, Romain Rollano, Thomas Mann gibi birçok ünlü isimle arkadaşlık kurdu. 1913 yılında Salzburg’a yerleşti ve burada 20 yıl kadar yaşadı.

Zweig başlarda yazar olarak savaşı desteklese de, Galiçya’da savaşın yıkıcı etkilerine bizzat şahit olduktan sonra savaşa karşı tutumu tamamıyla değişti. Hayatının geri kalanında hep savaşa karşı çıktı ve direndi. Savaş karşıtı birçok açıklama yaptı. Bunun bir örneği ise «Yabancı Ülkedeki Dostlarıma » adlı mektubudur. O dönemde bu tarz açıklamalar ve yazıların yasak olması sebebiyle pek çok sıkıntı ile mücadele etti. İşsiz kalma tehlikesiyle karşı karşıyayken dostları sayesinde I. Dünya Savaşı’nda gönüllü olarak arşiv memurluğu yaptı. Fakat bu iş elbette ki onu yansıtmıyordu ve daha sonra bu konudaki görüşünü «Övünülecek bir iş değil ancak bu iş bana Rus bir köylünün bağırsaklarını süngüyle delmekten daha uygundu.» şeklinde ifade etti. Ayrıca 1916’da Babil Kulesi, 1918’de Zorlama adlı savaş karşıtı yazılar yazdı. 1920’deyse Mecburiyet adlı bu kez daha edebi olan kitabını çıkardı. Bu kitabının ismini başta « Firari » koysa da belirli sebeplerle daha sonra değiştiriyor. Çığırından çıkmış ve savaş halinde olan dünyadan uzaklaşmaya çalışan bir çiftin, savaşa gitmek istemeyen Ferdinand’ın hikayesini okuyoruz. Sadece karakteri değil Zweig’ı da daha iyi anlıyoruz bu kitapla. Savaşla alakalı hisleri çok derin ve güzel bir şekilde yansıtıyor. Yine aynı yıl kaleme aldığı « Üç Büyük Usta » kitabı « Dostoyevski, Balzac, Dickens gibi üç büyük yazarın biyografisini hazırladığı kitabı, modern klasikler-14 » edebi açıdan büyük bir değer gördü. Çok üretken olan Zweig tiyatro, roman, gazete ve biyografi yazıları gibi birçok türde eser verse de ona en çok ün ve takdiri kazandıran eseri «Satranç» oldu.

«Bize hiç bir şey yapılmadı, yalnızca tam bir hiçliğin içine koyulduk, çünkü bilindiği gibi dünyada hiçbir şey insan ruhunu hiçlik kadar baskı altına alamaz.» -Satranç

Hitlerin yoğun baskısının olduğu o dönemde, Nazilerin ideolojileriyle örtüşmeyen eserler şehir meydanında düzenlenen törende ateşte yakılıyordu. Yakılan kitaplar arasında Zweig’ın eserleri de vardı. Yahudi olan yazar, yapılan bir silah baskınının ardından ülkesinden zorunlu olarak ayrıldı ve Londra’ya göç etti. İlk eşinden ayrılmıştı. Asistanı Lotte Altmann ile evlendiler. « Sabırsız Yürek » kitabını Lotte’den etkilenerek yazdığı söyleniyor. II. Dünya Savaşı sırasında New York, Arjantin, Brezilya gibi yerlere seyahat etti. Eşiyle beraber Brezilya’ya yerleştiler ve «Satranç» kitabını işte burada kaleme aldı. Fakat o sırada Nazilerin katliamları ve yoğun baskıları devam ediyordu. Zweig tüm bu savaşların sona ermeyeceğini düşünmeye başladı, büyük bir umutsuzluğa doğru sürükleniyordu. Ruhu ve umudu savaşın etkisiyle çürüyordu..

22 Şubat 1942 günü.. O gün intihar etmeye karar veren Zweig soda şişesine koyduğu zehri içti ve ardından «Yanıma gelmek istersen bunu istediğin zaman yapabilirsin.» diyerek eşine uzattı. Eşi Lotte «Beni seviyor musun Stefan?» diye sordu ona. Ve «Evet.» cevabını aldıktan sonra zehri içip Zweig’ın yanına uzandı.. Evlerinde, birbirlerine sarılmış vaziyette ölü olarak bulundular. Beraber bu çirkin ve barıştan uzak, Nazilerin çirkinlikleriyle dolu dünyaya göz yumdular ve veda ettiler.. Ve dünya derin, naif bir ruhu ve güçlü bir kalemi kaybetti.. Zweig ardına son bir mektup bırakır.. İntihar mektubu:

«Özgür iradem ve açık bir bilinçle bu yaşamdan ayrılırken, son bir sorumluluk yerine getirilmeyi bekliyor: Bana ve işimi yapmama huzurlu bir ortam sunan harika ülke Brezilya’ya içten teşekkürlerimi sunmak. Her yeni günle bu ülkeyi daha çok sevmeyi öğrendim, ruhsal anavatanım Avrupa kendi kendini yok ettikten ve ana dilimin dünyası yok olduktan sonra, dünyanın hiçbir yerinde hayatımı bu kadar severek yeniden kuramazdım. Ama altmışıncı yaştan sonra tam anlamıyla yeniden başlamak çok özel bir güç gerektiriyor. Ve benim gücüm yıllar süren vatansız yolculuklardan sonra iyice tükendi. Bu nedenle hayatımı doğru zamanda ve doğru bir şekilde sonlandırmamın iyi olacağına inanıyorum. Ki hayatım boyunca tinsel uğraşım en büyük haz kaynağım ve kişisel özgürlüğüm en yüce değerim oldu. Bütün dostlarımı selamlarım! Hepsine uzun geceden sonra gelen tanın kızılllığını görmek nasip olsun! Ben, her zamanki sabırsızlığımla önden gidiyorum.»

Bundan tam 3 yıl sonra Ruslara karşı büyük bir yenilgi alan nazi faşizm öncüsü Hitler ve eşi de intihar eder..
«Zweig’ın bu denli çok okunan, bazı yapıtlarının 30 dile çevrilmiş bir yazar olmasının nedenini, onun derin psikolojinde ve edebiyat kültüründe aramak gerekir. Alman felsefesinin derinliği ve Fransız edebiyatının betimlemeciliğini birleştiren Zweig, insan ruhunun derinliklerinin ve insanın hastalık derecesine varan tutkularının bir çözümleyicisi olmaya çabalamıştır.»

-Tezer Özlü, 1982.

Sabahattin Ali

« Her hareketlerinin bir manası vardı, ilk bakışta göze görünmeyen bir manası. Ben ise, dingilden fırlayarak boşta yuvarlanan bir araba tekerleği gibi sallanıyor ve bu halimden kendime imtiyazlar çıkarmaya çalışıyordum. Muhakkak ki dünyanın en lüzumsuz adamıydım. Hayat beni kaybetmekle hiçbir şey ziyan etmeyecekti. Hiçkimsenin benden bir şey beklediği ve benim hiçkimseden bir şey beklediğim yoktu.»

-Kürk Mantolu Madonna

Güçlü yazar 1907 yılında Edirne’de «Gümülcine» hayata geldi. 7 yaşında Füyûzâtı Osmaniye Mektebi’nde başlayan eğitimi Çanakkale’de «Edremit İptidaî Mektebi» devam etti. Babası piyade yüzbaşısıydı bu yüzden çok sık şehir, ve okul değiştirdi. O dönemlerde seferberlik ilan edildiğinden, anılarında o günlerini ‘korkulu’ olarak tarif ediyor. 1926’da İstanbul’daki okulunda öğretmenlik yapan Ali Canip Yöntem tarafından yeteneği keşfedildi ve onun da yardımıyla Ali yazılar üretmeye başladı. 1927’deyse babasının ölüm haberini almasının ardından «Babam İçin» isimli şiirini yazdı. Bu şiir o dönemin en nüfuzlu dergilerinden bir tanesi olan Güneş dergisinde yayınlandı.

Sabahattin nihayet eğitimini tamamladıktan sonra öğretmen oldu ve ailesiyle Yozgat’a taşındılar. Öğretmenliğini Yozgat Cumhuriyet Ortaokulu’nda yaptı. Fakat her şeye rağmen Sabahattin o dönemlerde kendini oldukça yalnız hissediyordu. Hatta o döneminden arkadaşı Nahit Hanım’a yazdığı mektubunda; “Burası beni muhakkak çıldırtacak. Ne basit muhit Yarabbi… Düşün kardeşim konuşacak bir insan bile yok. Hepsi alelade, hepsi dümdüz. (…) Ahali fesat, dedikoducu. Kendimi yalnız okumaya verdim.” şeklinde bahseder. Sabahattin Nahit Hanım’a aşık olsa da, maalesef bu aşkına karşılık bulamadı. Zaten Nahit Hanım sonraları Orhan Veli’nin sevgilisi olacaktır. Hatta bu sebeple Sabahattin ve Veli’nin aralarında ufak bir gerginlik yaşandı. Yazarın «Melankoli» adlı eserinin Nahit Hanım için olduğuna dair birçok söylenti de bulunmaktadır.

Yazar Konya, Aydın gibi illerde öğretmenliğini sürdürdü. 1930’lu yıllarda realist öykü örnekleri vermeye başladı. Fakat 1932’de tatsız bir olay yaşandı. Atatürk, İnönü ve daha birçok devlet adamına ithafen hakaretler içeren bir şiir yazdığı gerekçesiyle hapis cezası aldı. Çıkan bir af yasasıyla hapisten çıksa da bu durum hem iş hem de normal yaşantısını olumsuz yönde etkilemeye devam etti. Daha sonra Sabahattin’nin yazdığı gazeteden belirli fikir anlaşmazlıkları sebebiyle ayrıldığı ve şiirinin yayınlanmasının «7 ay» ardından gazete sahiplerinin kendisini Atatürk’e hakaret sebebiyle şikayet ettikleri ortaya çıktı. Ayrıca yazarın hapisteyken Atatürk’e yazdığı, özür ve af dilediği, durumun doğru olmadığını açıkladığı bir mektubu da arşivlerde bulundu.

1935’teyse ilk öykü kitabı olan Değirmen’i yazdı ve bu eseri Remzi Kitaphanesi tarafından basıldı. Yine aynı yıl 16 Mayıs tarihinde Aliye Hanımla evlendiler. Fakat beladan bir türlü sıyrılamıyordu. Hakkında başka suçlamalar da çıktı. Üstelik davaları aleyhine ilerliyordu. Bu sebeple ve üzerindeki baskılara, tehditlere dayanamayan yazar yurt dışına kaçma planı yaptı. Bulgaristan sınırları üzerinden Avupa’ya gidecekti. Fakat kendisinin kaçak yollarla kaçmasına yardım eden Ali Ertekin tarafından kafasına defalarca kez vurularak öldürüldü.  Bir 2 Nisan günü, 41 yaşında hayata gözlerini yumdu. Ve dünya bir kez daha derin bir ruhu, etkileyici bir kalemi kaybetti. Cansız ve hırpalanmış bedeni bir çoban tarafından bulundu.. Zaman içerisinde ölümü hakkında farklı teoriler de üretildi. Bazıları ölmediğini ve öldü süsü verilerek Avrupa’ya kaçmayı başardığını, bazıları sınırda yakalanıp işkence ile öldürüldüğünü iddia etti. Arkadaşı olan Aziz Nesin ise Sabahattin Ali’nin MİT tarafından öldürülmediğini, ‘kişisel kusurları yüzünden’ öldüğünü söyledi.. Durum nasıl olursa olsun kendisi Türk Edebiyatı’nın en değerli öykü yazarlarından biridir.. Hatta kişisel favorimdir. Şiirlerinde ve yazılarında mücadelesini ve yorgunluğunu hissedebildiğimiz Ali, ardında «Değirmen, Kürk Mantolu Madonna, İçimizdeki Şeytan, Yeni Dünya»  gibi değerli birçok eser bıraktı. Yazarın tüm bu yorgunluğunu hissedebilmek için Hapishane Şarkısı adlı şiirinin ilk dört dizesine bakabiliriz;

Göklerde kartal gibiydim,

Kanatlarımdan vuruldum;

Mor çiçekli dal gibiydim,

Bahar vaktinde kırıldım.

İki Güçlü Yazarın Sentezi

Biliyoruz ki günümüzde kitaplar sosyal medyada maalesef farklı amaçlarla kullanılır oldular. İnsanlar edebiyata, yazara ve esere değer göstermek yerine sevilen kitapları fotoğraflarında birer ‘süs’ objesi olarak kullanmaya başladılar. Bu müsterih tavır elbette ki sadece edebiyata değil, bizzat yazara yapılan bir haksızlıktır. Bu talihsizliğe en çok maruz kalan yazarlar ise şüphesiz Stefan Zweig ve Sabahattin Ali’dir. Alakası olmayan ve hatta kitap hakkında fikri bile bulunmayan kişilerin profillerinde bile «Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu» veya «Kürk Mantolu Madonna» kitaplarını görebilirsiniz. Teliften düşen eserlerin her yayınevi tarafından yeniden basıldığını, yeniden çevirtildiğini görebilirsiniz. Maalesef ki bu eserlerin popülarite haline getirilmesinin bir diğer sonucuysa ucuz ve eserden uzak çevirilerin ortaya çıkması ve kişilerin bunları da okuyor olması.. Elbette ki yazarların ve kitapların tanınması ve daha çok kişi tarafından okunması güzel bir şey fakat yazarlara ve emeklerine saygı göstermeyi unutmamalı, edebiyatı dekor haline getirmemeli, gerçek anlamıyla kucaklamalıyız. Ayrıca okuduğumuz kitapların çevirilerinin iyi olduğundan emin olmakta fayda var..

Bu iki yazarın tek ortak noktalarıysa eserlerinin popüler birer dekor ürünü haline getirilmesi değil.. Güçlü cümleleri, ruhani derin betimlemeleri, cümlelerinin insanda bıraktığı çarpıcı his, kelimeleri kullanma şekilleri de çok benziyor bana göre.. İki yazarın da üslubu son derece güçlü, cümleleri öylesine derin ki okuduğunuzda içinize işliyor.. Böylesine ince kitaplarla böylesine yoğun ve dolu hisler verebilmeleri ise harika..

« Sen, beni asla, asla tanımayan, bir su birikintisinin yanından geçercesine yanımdan geçip giden, bir taşa basarcasına üstüme basan, hep, ama hep yoluna devam eden ve beni sonsuz bir bekleyiş içerisinde bırakan sen, kimsin ki benim için?» -Zweig, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu

« İnsan sabahtan akşama kadar bir şey olmasını bekler ve hiçbir şey olmaz. Bekleyip durur insan. Hiçbir şey olmaz. İnsan bekler, bekler, bekler, şakakları zonklayana dek düşünür, düşünür, düşünür. Hiçbir şey olmaz. İnsan yalnız kalır. Yalnız. Yalnız…» -Zweig, Satranç

«Acımak iki yanı keskin bir bıçak gibidir, kullanmayı bilmeyen, elini ve de özellikle kalbini ondan uzak tutmalıdır. Tıpkı morfin gibi acıma duygusu da hasta için sadece başlangıçta bir nimet, bir ilaç, bir devadır. Ama dozunu ayarlamasını ve azaltmasını bilmediğiniz zaman öldürücü bir zehir olabilir.» -Zweig, Sabırsız Yürek

«Sizden benimle konuşmanızı rica ediyorum, çünkü kendi suskunluğumda boğulmak üzereyim.» -Zweig, Amok Koşucusu

«Göreceksiniz ya, ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım. Hakiki hayatım benim için can sıkıcı bir rüyadan başka bir şey değildir.» -Sabahattin, Kürk Mantolu Madonna

 «Hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hala kabul edemiyor musunuz? Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır. İnsanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar; ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden her şeyi bırakıp kaçarlar…» -Sabahattin, Kürk Mantolu Madonna

«Varlığı büyük boşlukları dolduracak mahiyette değildi; fakat yokluğu müthişti…» -Sabahattin, Kuyucaklı Yusuf

«Ama ruhumuz böyle gökyüzünde uçup dururken birdenbire yere inip insan küçüklüğü ile karşılaşmak ne tuhaf oluyor.» -Sabahattin, Sırça Köşk

Cümlelerinde, betimlemelerinde benzer bir tını seziyor musunuz? Fikrime göre cümleleri, kelime seçimleri ve kişide uyandırdığı hisler gerçekten birbirini andırıyor.. Ayrıca Zweig sık sık barışı savunmasının yanı sıra kendisini hümanist olarak tanımlarken, Sabahattin’in eserlerinde de sevgiyi sık sık görürüz. Yani iki yazar da hümanisttir.

Bir diğer ortak noktalarıysa ikisinin de haksız bir ölüme gitmiş olmasıdır. Evet biri öldürülüyor, diğeri ise intihar ediyor, ikisi farklı şeyler. Fakat yaşadıkları dönemde yoğun bir baskı altında olmasalardı, yine de ölürler miydi? Bu durumda ikisinin de değerli yaşama hakları ellerinden alınmış oluyor. Savaş ve naziler tarafından yaralanmış bir ruh ve haksız bir vahşilikle darp edilmiş bir beden.. İki trajik ölüm, iki büyük kayıp..Her şeye rağmen yaşadıkları süre boyunca pek çok değerli eser verdiler ve edebiyatta en iyiler arasında yerlerini aldılar.. Eserleri her gün  okunmaya, güzel cümleleri insanları etkilemeye devam edecek olan bu iki güzel yazarı da bir kez daha saygıyla anıyorum..

Okumadıysanız önerdiğim kitapları:

  • Stefan Zweig, Mecburiyet
  • Stefan Zweig, Amok Koşucusu
  • Stefan Zweig, Satranç
  • Stefan Zweig, Korku
  • Stefan Zweig, Üç Büyük Usta
  • Stefan Zweig, Karmaşık Duygular
  • Sabahattin Ali, İçimizdeki Şeytan
  • Sabahattin Ali, Kuyucaklı Yusuf
  • Sabahattin Ali, Yeni Dünya
  • Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna
Yasemin Kolhan
Sosyal

10 thoughts on “İkililer Serisi: Stefan Zweig ve Sabahattin Ali

  1. Daha önce eserlerini okuduğum bu yazarlar arasında böyle bir ilişki kurmak hiç aklıma gelmemişti. Yazıyı okuduktan sonra bu benzerlik gerçekten dikkatimi çekmeye başladı. Karakterler arasındaki senteziniz ve günümüz edebiyatı hakkında vurgu yaptığınız ‘dekor’ kısmı oldukça hoş ve dikkat çekici olmuş.
    Elinize sağlık.

    1. Dikkatinizi çekmesine ve beğenmenize çokça sevindim, teşekkür ediyorum 🙂

  2. Yazdığınız her yazıda insani şaşırtmayı devam ediyorsunuz. Kaleminiz gerçekten güçlü. 2 yazarıda çok güzel bir şekilde ele alıp yazmışsınız. Stefan Zweig sevdiğim yazarlardandır ama Sabahattin Ali’yi çok okumamışımdır.Önerdiğiniz kitaplara bakacağım.Ellerinize sağlık.

    1. Ne desem bilemiyorum, böylesine güzel şeyler düşünmeniz hem utandırdı hem sevindirdi 🙂 Çokça teşekkürlerimi iletiyorum!

  3. İki sevdiğim yazarın bu benzerliği şaşırttı gerçekten. Ele aldığınız benzerlikler için teşekkürler. Sıradışı olmuş.

    1. Dahice ve çok orjinal bir yazı olmuş. Ellerine sağlık…ikisi arasında kurduğunuz bağ beni de düşündürmeye itti. Teşekkürler…

      1. Ne demek, asıl ben teşekkür ediyorum! Güzel düşünceleriniz beni çok mutlu etti 🙂

  4. Sabahattin Ali, bu hafta onu cok andım cok uzuldum hayatına ve katledilmesine. Turkiye’de malesef cok faili meçhul cinayetler var. Kuyucaklı Yusuf ve kurk mantolu madonna beni çok etkilemisti

    1. Kendisini geçtiğimiz günlerde ben de çokça andım.. Evet maalesef.. Üstelik katili bir süre sonra serbest bırakılıyor, çok acı..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Sosyal Hesaplarımız